Bu makale, Kanada’da çıkan Marksist dergi l’Humanite’nin gelecek sayısında yayınlanacak. l’Humanite hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen okuyucularımız, editörlerle, lhumanite@newyouth.com adresi aracılığıyla temas kurabilirler.
Kapitalizm şu anda bir kriz yaşıyor. Batı ekonomileri Mart 2001’den bu yana çöküş içindeler ve bankerlerin ve hükümetteki politikacıların bütün hüsnü kuruntularına rağmen, görünürde bir çıkış yok. Her yerde işten çıkarmalar, işyerlerinin kapanması ve sıkıntılar görülüyor. Üstelik daha geçen sene bütün âlimler ekonominin meziyetlerini övüyorlardı. İşçi sınıfının düşünen bir üyesi yalnızca tek sonuç çıkarabilir; o da kapitalistlerin kendi sistemlerini anlamadığıdır.
Marksizm tarihe uzun bir perspektiften bakar; bizler toplumsal ve ekonomik süreçleri değiştirmek için bunların üzerindeki örtüyü kaldırmaya çalışırız. Bir Marksist için gerçekliği çarpıtmak söz konusu olamaz, bu yalnızca mevcut durumun üstesinden gelmeye engel olur. Yönetici sınıf içinse tam tersi doğrudur. Azınlık ancak, bizi yaşamanın başka yolu olmadığına ve “mümkün olan tüm (kapitalist) dünyaların en iyisi”nde yaşadığımıza ikna ettiğinde çoğunluğa hükmedebilir. Ekonomi ve sosyal bilimler alanında bu, patronların sınıflı topluma baktıklarında devasa bir körlüğe düşmelerine yol açar. Gerçeklik onlara, kendi ayrıcalıklarını koruyan sistemin işlemediğini söylediğinde, gerçeklikle yüzleşemezler.
Daha doğumundan itibaren kapitalizm, boom’lardan ve felâketli çöküşlerden geçmektedir, ama yine de hiçbir üniversite ekonomi ders kitabında bu olguya açıklama bulamazsınız. Her çöküş belli “özel” koşulların ürünü olarak görülür; borsadaki başarısızlık, yetersiz kredi, aşırı borç, enflasyon, deflasyon, petrol kıtlığı, “güven” eksikliği, vs., vs., ve son olarak da bugünkü çöküş şüphe götürmez bir şekilde terörizme dayandırılacaktır. Bu bahanelerden hiçbiri sorunun köklerine, yani kapitalist üretim tarzına inmez.
Kapitalizmin temel çelişkisi, kârla satabileceğinden çok daha fazla mal üretmesidir. Aşırı üretim krizi denen şey budur. Kapitalizmin dilini kullanırsak, arz talebi aşmaktadır. Kuşkusuz bu “talep” sözcüğünün çok dar bir tanımıdır. Evsizler için eve, açlar için yiyeceğe ya da hastalar için ilaca hâlâ muazzam bir talep vardır; ama bir kapitalist için talep sadece sağlam nakit parayla destekleniyorsa anlam taşır. Kapitalizm bu batağa batar, çünkü o kâr için üretim yapar, ihtiyaç için değil.
Kapitalist toplumda tüm metalar insan emeğinin ürünü oldukları için bir değere sahiptirler. Yerden aldığınız bir taşın hiçbir değeri yoktur, çünkü kimse ona toplumsal olarak yararlı bir şey yapmamıştır (çok güzel olabilir ama bu hiçbir şey ifade etmez). Bununla birlikte bir grup insan küçük taşları çıkarmak için ustaca bir madencilik hüneri kullandığında ve daha hünerli insanlar bu taşları kesip yüzüklere koyduğunda, çok değerli bir ürüne sahip oluruz; (insan emeğinin bu biçimi öyle değerlidir ki, farklı kapitalist gruplar Afrika’da bunun için savaşırlar). Emek değer teorisi bu noktada akademik görünebilir, fakat kapitalizmin daha çok şey üretebilmesinin, ama bunları satın alacak daha çok insanı bulamamasının temel nedenlerinden biri budur.
Diyelim bir fabrikada çalışıyorsunuz ve size saat başına 10$ ödeniyor. Bir günlük çalışmayla 200$ değerinde ürün üretiyorsunuz. Fakat size sadece 80$ ödeniyor; peki kalan 120$ nereden gelmiştir? İşçilere iş yapma yetenekleri için ücret ödenir, yaptıkları iş için değil. Bize (sadece) yaşamamıza yetecek kadar para verilir, böylece sürekli bir işçi havuzunu kapitalistlerin sömürüsü için hazır tutabiliriz. Fazladan 120$, kâr olarak kapitalistin cebine girer. Bu parayı sırf, fabrikalara, teçhizatlara vs. sahip olmak için daha önceden yeterli parası (sermaye) olduğu için elde eder, ama gerçekte bu süreçte üretken hiçbir şey yapmamıştır. (Aslında kâr elde eden kapitalisti çıkarırsanız üretim gayet düzgün bir biçimde yürür; ama işçileri çıkarırsanız aynı şey geçerli değildir.) Ücretlerin üstündeki bu fazladan kâra artı-değer adı verilir. Artı-değerin bir kısmını malikanelerde ve özel jetlerde harcadıktan sonra, kapitalistimiz geri kalanı üretime yeniden yatırmak zorundadır. Eğer kapitalistimiz yatırım yapmazsa, o zaman bunu yapan daha verimli kapitalistler tarafından rekabet dışı bırakılacaktır. Eğer yeni makinelere yapılan yatırım üretimi %20 daha verimli kılarsa, patron işçilerin %20’sini işten atabilir (ya da herkesin çalışma saatlerinde %20 kesinti yapabilir) ama aynı miktarda ürün elde etmeye de devam eder. Ne yazık ki kapitalistin kârı ne kadar çok işçi çalıştırdığına bağlıdır (işçi başına 120$); insanları işten attığında yatırılacak artı-değer oranı azalır. Pazar büyüdükçe ve kapitalist toplam olarak daha çok parça sattıkça (parça başı kâr azalsa da, bilgisayar pazarındaki son patlama bunun mükemmel bir örneğidir) bu iyidir. Maalesef sonunda bu bir sınıra dayanır; kâr oranının düşme eğilimi, kârlarda ilk baştaki göreli azalmanın mutlak bir azalmaya dönüşmesi anlamına gelir. Günde 80$ kazanan işçiler, yalnızca o kadarlık bilgisayar alabilirler ve kapitalist mallarını kârlı satamaz. Zavallı patronumuz fabrikayı kapatmak ve daha çok insanı işten atmak (örneğin Nortel Networks) zorunda kalır. Biz özellikle sömürücü bir patronun batmasından manevi bir haz alabilirsek de, burada işçilerin patrondan çok daha kötü bir halde oldukları açıktır. Kapitalizmin krizi sistemiktir.
Bu çöküş dönemlerinde büyük kapitalistler daha kolay ayakta kalabilirler. Kapitalizmin tekelde yoğunlaşma yönünde içsel bir eğilimi vardır. Aynı zamanda malları dış pazarlara satarak bu krizlerden kurtulmaya uğraşırlar. Bununla birlikte bütün diğer kapitalistler de aynı şeyi yapmaya çalışırlar ve dünyanın büyüklüğü sınırlıdır. Dış pazarlara ihracat yaparken, kapitalistler, bu ülkelerdeki (örneğin Endonezya, Çin) üretici güçleri de geliştirirler ve bu ülkeler de ihraç edilecek bir artı yaratarak sorunu daha da şiddetlendirirler. Bu durumda tek çözüm bu yabancı pazarların zorla ele geçirilmesidir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının temelinde yatan şey budur ve kapitalizmin insan toplumunu geliştirme potansiyelini tükettiğinin kesin işaretidir. Bir sistem sorunlarını çözmek için milyonlarca insanı öldürme yoluna başvurmak zorunda kalıyorsa, o zaman bu bir şeylerin fena halde ters gittiğinin işaretidir.
Bazı solcular, özü yoksullara uygulanacak sosyal programlar için zenginlerden vergi alınmasına dayanan bir dizi reform öneriyorlar. Reformizm, daha müşfik, daha nazik bir kapitalizm yaratmayı amaçlar. Ne yazık ki o hâlâ kapitalizmdir; değer yasası halen geçerliliğini korumaktadır; parazit egemen sınıf halen işçilerden artı-değeri çekip almaktadır; üretim halen ihtiyaçtan değil açgözlülükten yapılmaktadır; sistem halen çalışanların yaşamlarını mahveden boom’lar ve çöküşlerle sonuçlanmaktadır. Üstelik zenginlerden vergi alınması yatırımları, yani kapitalist ekonominin gerçek motor gücünü durdurur. Vergileri yükseltirseniz, işçiler pahasına bir başka çöküşle sonuçlanacak bir sermaye grevi söz konusu olacaktır. Patronlar fabrikalarını başka ülkelere taşırlar ve vergilerin düşük, çalışma koşullarının kötü olduğu, hiçbir çevresel düzenlemenin bulunmadığı yerlerde yatırım yaparlar. Kapitalist ekonominin sorunlarının sisteme zarar vermeksizin birtakım geçiştirici önlemlerle çözüleceğine inanmak ütopyadır.
Marksistler, üretimin özel açgözlülük için değil insan ihtiyaçları için yapılacağı şekilde ekonomiyi yeniden örgütlemeyi önerirler. Ekonomiyi yöneten tepedekiler, yani Kanada ticaretinin %85’ini kontrol eden 150 banka ve şirket ulusallaştırılmalı ve işçiler tarafından demokratik bir şekilde denetlenmelidir. İşçiler fabrikaları işgal ederse patronlar onları Meksika’ya taşıyamazlar. Çoğunluk, ekonominin herkesin yararına nasıl planlanacağına kolektif olarak karar vermek üzere bir araya gelirse, yoksulluğun kökünü kurutabiliriz. Bugünün kaotik ve plansız kapitalizmi altında bile, eşit olarak dağıtılırsa her aileye yetecek zenginlik (bir milyon doların üçte birinden daha fazla) mevcuttur. İhtiyaç için üretim, boom-çöküş döngüsünü yıkmamızı ve tam istihdam yaratmak amacıyla iş saatlerini azaltmamızı mümkün kılacaktır. Tek çözüm sosyalizmdir; L'Humanité’ye katılın ve sosyalizmi inşa etmemize yardım edin.
Alex Grant
Kanada Marksist Dergisi l'Humanité’nin editörü
Ocak 2002