Alan Woods
Saygon’un düşüşünü anımsatan sahnelerde, hükümet liderleri apar topar valizlerini topluyor ve Başkanlık sarayının çatısından helikopterle kaçıyorlardı. Ancak söz konusu kişiler, bir ulusal kurtuluş ordusundan kaçan yabancı istilâcılar değildi; kendi halkından kaçan seçilmiş bir devlet başkanıydı. Dünyanın gözleri Afganistan’daki savaşa çevrilmişken, ortalığı başka bir savaş kırıp geçiriyordu. Christmas’tan önceki hafta, Arjantin savaştaydı. Uluslar arasındaki değil, zenginle yoksul arasındaki, mülk sahipleriyle mülk sahibi olmayanlar arasındaki, sınıflar arasındaki bir savaş.
Burjuva basın için, bu ani bir kolektif çılgınlıktı. “Arjantin kaosa sürüklendi”, tipik başlıklardan biriydi. Kaos vardır; ama bu, kapitalist sistemin, IMF ve Dünya Bankasının hayırsever yardımları altında Arjantin’in tüm sorunlarını çözeceği varsayılan sözde piyasa ekonomisinin kaosudur. Bir yıldan uzun bir süre önce, gözlemciler, IMF tavsiyeleri doğrultusunda hükümete dayatılan kemer sıkma önlemlerinin, muhtemelen toplumsal gerilimin yükselmesine yol açacağı uyarısında bulunuyorlardı. Şimdi haklı çıktılar.
Arjantin devlet başkanı Fernando de la Rua, hükümetin yakıcı ekonomik krizle uğraşma biçimine karşı ayaklanarak Buenos Aires sokaklarını zapteden binlerce öfkeli ve yoksullaşmış protestocu karşısında istifa etmek zorunda kaldı. İstifasından önce yaşanan ve üç gün süren toplumsal kargaşa, yaygın yağma ve polis baskısı, geride 27 ölü ve 150’den fazla yaralı bıraktı; bir lokma ekmek için mücadele veren bu insanların çoğu polis tarafından öldürüldü.
Aşağıdaki e-mail’i, Arjantin, La Plata’daki bir aboneden aldık:
“Arjantin devlet başkanı Fernando de la Rua, Plaza de Mayo meydanında gerçekleşen kitlesel bir halk gösterisinden sonra istifasını sundu. 19 Aralıkta, saat 23:00’daki bir televizyon haberinin ardından, Buenos Aires halkı, başkanın konuşmasına karşı kendiliğinden bir tepki gösterip, şarkılar söyleyerek ve tencereler çalarak sokaklara döküldü. Gece saat 2:00’da meydan tamamen doluydu.
“Ertesi sabah halk, aynı meydanda ve Kongre binasının önünde toplanmaya başladı. Polis, barışçıl araçlarla tepkisini gösteren halka karşı zor kullanmaya başladı. 16:00’da, halk meydanı (bu meydan 1940’lar ve 1970’lerdeki işçi sınıfı mücadelesinin sembolüdür) terk etmek istemedi. Bazıları, pek çok yabancı bankanın camlarını kırarak, dükkânları ve McDonalds’ı yağmalamaya başladılar. Saat 18:30’da, başkan, iki büyük parti (UCR ve PJ) arasında bir ittifak yapılması çağrısında bulundu, ama muhalefet partisi bu işbirliğini reddetti. Başkan şu sıralar istifasını sunuyor, akşam Arjantinlilerin yeni bir başkanı olacak ve gelecek aylarda seçimler yapılacak. Bu, neo-liberalizme karşı muharebede bir zaferdir.”
Evet, bu önemli bir zafer. Ama kazanılan şey bir muharebe, savaşın kendisi değil.
Ülkedeki serbest piyasa programının terse dönmesinden sonra kargaşa patlak verdi. Geçtiğimiz iki yıldır Latin Amerika’daki en zengin ulus olmaya can atan Arjantin, derin bir politik, sosyal ve ekonomik krizin pençesindedir. Fernando de la Rua hükümeti, IMF’nin mali sıkıntılarla yüz yüze gelen ekonomilere sunduğu standart reçeteleri izliyordu: bütçe açıklarını kısmak, ekonomiyi daraltmak ve yatırımcı güveninin yeniden oluşmasını umut etmek. Aslında, ekonominin sorunlarını çözmekten çok uzak olan bu politikalar, sorunları daha beter hale getirdi.
Gerçekte, Arjantin egemen sınıfının sorunu, IMF tarafından dayatılan acımasız kemer sıkma politikalarını sonuna kadar uygulamaktan onları alıkoyan proletaryanın muazzam gücüdür. Son birkaç yıl boyunca, işçi sınıfının basıncı altındaki Peronist işçi sendikaları tarafından peşpeşe genel grev çağrıları yapıldı. Bu, Arjantinli kapitalistlerin, yaşam standartlarına yönelik bir dizi ağır saldırı gerçekleştirmiş olsalar da, işçi sınıfı pahasına duruma istikrar kazandıramadıkları anlamına geliyordu. IMF’nin çok daha ağır koşullar dayatmasıyla, Arjantin bu yıl 8 milyar dolarlık borcunu erteleme yönünde yalpaladı. İşsizlik yukarı fırladı ve şu anda %18,3’te duruyor.
Kemer sıkma paketinin arkasındaki ekonomi bakanı Domingo Cavallo, ilk ayaklanma dalgasından ardından istifa etmek zorunda kaldı. Eski bakana yakın bir kaynağın söylediğine göre, “Cavallo, evinin dışında tencere ve tava çalan 5000 kişiyi gördükten sonra istifa etti”. Bay Cavallo’nun Buenos Aires’in seçkin semti Palermo Chico’daki dairesinin önünde kendiliğinden toplanan kalabalıkta, her sosyal sınıftan insan biraraya geldi ve Çarşamba günü saat yaklaşık 23:00’dan dün sabaha kadar sürekli bağırmaya devam ettiler. Tencere ve tavalı yürüyüşler öncesinde, ülkenin dört bir yanındaki Wal-Marts ve Carrefour süpermarketlerine dalan, işsizlerden oluşan ve sayıları 1500 kişiye kadar ulaşan grupların katıldığı iki gün süren yiyecek ayaklanmaları yaşandı.
45 yaşında, altı çocuk annesi Elsa Gomez, aynı mahalledeki kulübelerden gelen bir grubun içindeydi. Bulunduğu gruptakilerin, 250 torbalık bedava yiyecek karşılığında mağazaya saldırmamaya razı olmasının ardından, Elsa Gomez, Buenos Aires’in en seçkin alışveriş merkezindeki bir süpermarketteki işçilere, “geri geleceğiz ve tüm komşularımızı da beraberimizde getireceğiz” diye bağırıyordu. “Asıl yağmacılar hükümette” diyordu, dün Plaza de Mayo’daki protestocuları ziyaret eden muhalefet milletvekillerinden Alicia Castro. (The Guardian, 21 Aralık 2001)
Yoksullaşmış kitlelerin öfkesi sonunda taştı ve iki gün süren ayaklanma ve yağmadan geriye, ülkenin dört bir yanındaki şehirlerde 22 ölü ve çok sayıda yaralı protestocu kaldı. Bu, on yıldan daha fazla bir süredir yaşanan en ciddi kargaşaydı. Buenos Aires’te, atlı polis, devlet başkanının istifasını isteyen göstericilerle aralıksız çatışmalara girdi. Göz yaşartıcı gazlar ve basınçlı su kullanıldı. Yüzlerce insan, Plaza de Mayo meydanının ortasında, soğuk bir atmosfer içinde polisle karşı karşıyaydılar. Göstericiler arasında, ayak parmağı bir attın ayağı altında ezilmiş olmasına rağmen, hâlâ “bu hükümetin açlık planına” küfreden orta yaşlı bir kadın da vardı. Kadın, Uluslararası Para Fonu’nun, 132 milyar dolarlık (90 milyar sterlin) dış borç ertelemesinin eşiğinde olan Arjantin’e dayattığı sıfır-açıklı kemer sıkma paketinden söz ediyordu. “«Arjantin bitti» diyordu bir diğer protestocu. «Çocuklarım bu ülkeden gitmek istiyorlar, burada hiçbir gelecek yok, politikacılarımız yolsuzluğa batmış durumda.»” (The Guardian, 21 Aralık 2001)
Ölenler arasında 15 yaşında bir erkek çocuk da bulunuyordu, söylenenlere bakılırsa ülkenin batısındaki Santa Fe eyaletindeki ayaklanma sırasında vurulmuştu. Diğer kurbanların, kalabalıklara ateş açarak yağmacıları korkutup dağıtmaya çalışan dükkân sahipleri tarafından vurulduğu düşünülüyordu. Buenos Aires’te, kongre binasının kapılarını binaya saldırmaya çalışan göstericilerden koruyan bir polis memuru, bir protestocunun fırlattığı kaldırım taşıyla öldü. Sendikalar iki kez genel grev çağrısında bulundular.
Devlet liderleri kongre binası içinde kuşatıldılar. “Burada sıkışıp kaldık” diyordu kongre binası içinden konuşan bir TV muhabiri. “Milletvekilleri buradan çıkamıyor ve hiç kimse içeri giremiyor.” (The Guardian, 21 Aralık 2001) Başkan önce görevde kalmak istedi ve ancak muhalefet partileri onun koalisyon oluşturma isteğini reddedince istifa etti. İktidara sıkı sıkıya yapışma yönünde umutsuz bir girişim içinde olan bay De la Rua, muhalefetteki Peronist partiden, “toplumsal barışı sağlamak” için yeni bir ekonomik programın uygulanmasında ona katılmalarını isteyerek, ulusa seslenmişti. Görevine devam edeceğine söz vermişti. “Görevimi sonuna kadar sürdüreceğim” diyordu. Ama korkan Peronistler zehirli kaseyi almayı reddettiler. Eğer De la Rua istifa etmemiş olsaydı, Arjantin devrimle yüz yüze gelirdi. Olağanüstü halin ilânı da, polisin kurşunları ve göz yaşartıcı gazları da kitleleri korkutup sindirmeye yardım edemezdi. Birlikte hareket eden halkın, kolektif güç hissi gelişiyordu. İktidar devletin ellerinden kayıyor ve sokaklara geçiyordu.
Burjuvazinin asıl korkusu, krizin dünya ekonomisinin tüm sektörlerine eşzamanlı olarak yayılıyor olmasıdır. “Bulaşma” sözcüğü, bu olgu için kullanılmaktadır.[1] Bu, küreselleşmenin öteki yüzüdür. Politikada olduğu gibi ekonomide de, ABD emperyalizmi her yerde hızla yayılan yangınlarla yüz yüzedir. Bir ateşi söndürür söndürmez, çok daha büyük bir şiddetle bir diğeri alevlenmektedir. Bu, içinde bulunduğumuz çağın canlı bir ifadesidir.
Arjantin’deki krizin kaynağı orası değildir. Bu kriz, dünya kapitalizminin küresel istikrarsızlığını yansıtmaktadır. Türkiye’de 2001 başında yaşanan çöküş, derhal, yıl boyunca yaklaşık yüzde otuzluk bir develüasyona maruz kalan Polonya zloty’sini ve Brezilya real’ini etkiledi. Bu, Brazilya’nın en önemli ticari ortağı olan ve ihraç malları tümüyle rekabet edemez bir duruma gelen Arjantin’e tahammül edilemez bir basınç bindirdi.
Arjantin pesosu ABD dolarına bağlandığı için, develüasyon (teorik olarak) safdışı bırakılmıştı. Bu yüzden, krizin tüm ağırlığı Arjantin işçilerinin ve orta sınıfının omuzlarına yüklendi. Bunun ciddi toplumsal ve politik yansımaları oldu. 2001 yılı boyunca birçok militan genel grev gerçekleşti. Genel seçimlerde yığınsal bir protesto oyu söz konusuydu ve hatta işsizlerin ve işçilerin bütün kamu işlerinin idaresini kendi ellerine aldıkları General Masconi’nin kuzey kasabasında bir ayaklanma oldu. Bu, IMF’nin Arjantin ekonomisini desteklemek için yardım fonları sağladığı Washington’da endişe yarattı. Ama şimdi olaylar bunun çok ötesine geçmiş durumda.
Bankaları denetleme kararı, bankalara akın edilmesine yol açtı. 30 Kasımda ülkedeki bankalar 1,3 milyar dolar kaybetti. Merkez bankasının net rezervleri aniden 1,7 milyar dolar aşağı indi. Dünyanın en zenginlerinden biri olan ülke, bir gecede iflas etti. Maliye bakanı Domingo Cavallo bir kez daha IMF’ye avuç açmaya gitti ama Washington’da duvar gibi yüzlerle karşılandı. Halihazırda Arjantin’le 48 milyar dolara varan borç anlaşmaları imzalayan IMF’nin, kötü paranın ardından iyi parayı piyasaya sürmeye hiç niyeti yoktu. Arjantin borçlarının ağırlığı altında batmaya terk edildi.
Ekonomi ölmekte ölen yüksek ateşli bir adamı andırır durumdaydı artık. Bankalar arası faiz oranları yüzde bine çıktı. Yüksek faiz oranları, ekonominin daha büyük bir çöküşe –zaten derin bir depresyonun tüm özelliklerini barındırıyordu– gömülmesini kolaylaştırdı. Ülke aşağı doğru bir spiral içindeydi; nedenin sonuç, sonucunsa neden olduğu bir spiral. Daralan bir ekonomi, düşen vergi gelirleri demektir; bu da dibe ulaşılana kadar hem kamu harcamalarında daha büyük bir kesinti hem de daha yüksek faiz oranları vs. anlamına gelir. Ne yazık ki, dip henüz hiçbir yerde görünürde değildir.
Mali sistemde meydana gelecek bir çöküşü engellemek için, döviz piyasaları merkez bankasının emirlerine kapatıldı. Arjantin, rezervlerinden vazgeçerek borçlarını ödemeye çalışsaydı bile, Suisse Credit Boston yatırım bankasının bir raporuna göre, ancak “gelecek çeyreğin ortasına” kadar dayanabilirdi. Belki de bu tahmin bile çok iyimserdir. Ama gerçekte Arjantin’in borçlarını ödemesi mümkün değildir. Arjantin ekonomisi, Latin Amerika’nın her tarafı için ve dünya ölçeğinde ciddi etkileri olabilecek korkunç bir çöküşün ve borç ertelemenin kıyısında duruyor.
Arjantin’deki krizin titreşimleri uluslararası piyasalara ulaştı. Dünyanın dört bir yanındaki piyasalar, krizin Latin Amerika ve daha uzak yerlerdeki diğer ekonomilerde domino etkisi yaratıp yaratmayacağını görmeye çalışıyorlar. Ekonomistlerin baş tepkisi, özellikle ABD’de, tahmin edilebilirdi. Arjantin’deki krizin, sadece yerel bir durum olduğunu, başka bir yerde herhangi bir etkisinin olmayacağını iddia ettiler.
Beyaz Saray krizin mali açıdan bulaşmasına dair pek işaret görmediğini söyledi. Yeni yetkililerin, devam ettirilebilir bir ekonomik program geliştirmek için Uluslararası Para Fonu ile çalışmaları gerektiği yönündeki tutumunu yineledi. Ancak mevcut krize yol açan da, IMF ve onun politikalarıydı. Tıpkı dünya politikası alanında yaptığı gibi, aynı şaşırtıcı cehaleti dünya ekonomisinde de gösteren Beyaz Saray, ekonomik krizin yayılabileceği korkusunu dışlamıştır.
“Kriz Arjantin’le sınırlı gibi gözüküyor ve bu da iyi bir şey” diyordu Beyaz Saray sözcüsü Ari Fleischer.
Bununla birlikte, böyle kendinden memnun bir görüş, olgulara uymamaktadır. 1990’larda Meksika, Rusya ve Brezilya’daki borç erteleme ve develüasyon krizlerinden sonra piyasaları sarsan bulaşmanın şimdiye kadar birkaç işareti bulunmaktadır. Ama Arjantin’in borç ertelemesi, tarihte görülenlerin en büyüğü olurdu. Para kurulu sisteminden vazgeçilmesinin de muttemelen belirsiz sonuçları olacaktır. Arjantin pesosundaki ciddi bir develüasyon, Ajantin’in başlıca ticaret ortağı olan Breailya’ya zarar verecektir. Ve bu istikrarsızlığın etkileri diğer sözde gelişen piyasaları vuracaktır. Zaten bu, Güney Afrika rand’inde keskin bir düşüşe yol açmıştır ve titreşimler Hong Kong’a ulaşıyor. The Gurdian (22 Aralık 2001) uyarıyor: “Wall Street şimdiye kadar kendi arka bahçesindeki ekonomik olayları ihmal etmiştir. Ama Arjantin önemsiz bir ekonomi değildir. Küresel bir ekonomide, ekonominin fiili iflâsının vurucu sonuçlarının olmaması tasavvur edilemez. Bunların en ağrılısı, her zamanki gibi bilinmeyen yönlerden gelecektir.”
Latin Amerika, şu anda, savaştan bu yana görülen en derin ekonomik krizin içinde. Tierra del Fuego’dan Rio Grande’ye, tek bir istikrarlı burjuva rejim yok. Sosyalist devrimin nesnel koşulları eski sömürge ülkelerde en azından yarım yüzyıldır olgunlaşmıştır. Hatta bu koşullar çürümeye yüz tutmuştur. Çürüyen kapitalizm ülkeleri birbiri ardına barbarlığa gömmekle tehdit ediyor. Ne kadar bomba atarlarsa atsınlar, emperyalistlerin bunu durdurmalarının hiçbir yolu yoktur. Devrimin başarılmamasının nedeni emperyalizmin gücü değil, öznel faktörün zayıflığıdır: gerçek bir devrimci partinin ve önderliğin olmayışıdır.
Bu, son birkaç yılda birçok ülkede gerçekleşmiş olan kitlesel devrimci hareketlerde açıkça görülebilir, örneğin: 1998 Endonezya, 2000 ve 2001 Ekvator devrimleri, 2000’de Bolivya Cochabamba’daki su özelleştirmesine karşı hareket, 2001’de Arjantin General Masconi’deki ayaklanma ve daha geçenlerde gerçekleşen Cezayir ayaklanması. Bu hareketlerin çoğundaki ortak özellik, farklı kesimlerden ezilenleri temsil eden ve devlet iktidarına meydan okuyup onu değiştirmeye başlayan halk komitelerinin kurulması olmuştur. Ekvator devrimindeki durumda, Halk Parlamentoları ordunun bir kesimini (bazı subaylar da dahil) kendi yanlarına çektiler ve iktidarı birkaç saatliğine gerçekten ele geçirdiler. Ancak önderliğin olmayışı bu hareketin yayılmasını ve genelleşmesini engelledi ve bu yüzden de devrim hüsrana uğradı.
De la Rua görev süresinin ortasında istifa etmek zorunda kaldı. 1999’da, “biliyorum sıkıcıyım” sloganına dayanan bir kampanyayla göreve gelirken, bay De la Rua, kırmızı bir Ferrari kullanan ve Arjantinli yıldızlarla bir dizi olaya karışmakla ün salan Peronist selefi Carlos Menem dönemindeki yolsuzluğu sona erdireceği sözünü vermişti. Ama bay De la Rua’nın kendi hükümeti de çok geçmeden bay Menem’e karşı yapılanlara benzer rüşvet suçlamalarıyla çıkmaza girdi. Seçimlere dönük kamuoyu yoklamalarında oy oranı yüzde 4’e düşünce, De la Rua beklenmedik bir şekilde istifa etti.
Her iki kongre meclisini de kontrolü altında tutan Peronist Parti, ülkenin yeni başkanını seçmek için ne yapacağını düşünmeye başladı. Yasalara göre, federal meclis üyeleri ve eyalet valileri, başkanlık süresinin kalan iki yılında hizmet etmek üzere aralarından birini seçmek zorunda. Ama çoğu Peronist lider, yeni başkana krizle ilgilenmesi için yeterli yetkiyi vermek üzere genel seçim çağrısının 90 gün içinde yapılması gerektiğine inanıyor.
De la Rua, ulusal kongre seçimlere kadar ulusu yönetecek yeni birini seçene kadar, Peronist senato başkanı Ramon Puerta’yla geçici olarak yer değiştirecek. Ama tepedeki bu manevralar hiçbir şeyi çözmeyecek. Halk ekmek ve iş istiyor. Fakat bunlardan hiçbiri toplumda temel bir değişim olmaksızın mümkün değildir. Ekonomik kriz her geçen saat daha kötüye gidiyor ve çaresiz durumdaki Peronistler onu durdurmak için hiçbir şey yapamıyorlar. İhtiyaç duyulan şey, ekonomik iktidarın hem yabancı hem de yerli büyük banka ve tekellerden halka geçmesidir.
Peronistler muhtemelen Martta erken başkanlık seçimleri yapılana dek hükümette kalacaklar. Fakat onların da hiçbir yanıtları yok. Ülke liderleri şaşırmışlar ve ne yapılacağını bilmiyorlar: “Artık konvertibilite yok” diyor Buenos Aires’te politik bir analist olan Rosendo Fraga. “Ama bunun yerini neyin alacağı konusunda henüz bir konsensus da yok.” Sonuçta, Peronistlerin, borçların ertelenmesi ya da –kendilerinin daha kibarca ifadeleriyle– dış borç moratoryumu ve geçici yönetimin ekonomik programının köşe taşları olması beklenen “kontrollü develüasyon” dışında hiçbir alternatifleri yoktur.
Geçici hükümetin Arjantin pesosunun ABD doları karşısında 10 yıldır süren eski birebir paritesini de kaldırması bekleniyor. Bu “konvertibilite” yüksek enflasyon sorununu geçici olarak çözmüş, ama tarımsal ve sınai ihraç mallarının rekabet gücünü son derece azaltmıştı. Arjantin’in 132 milyar dolarlık (90 milyar sterlin) dış borç ödemesini bir yıllığına dondurduğunu açıklaması doğrultusunda öneriler yapılıyordu. Peronistler, işsizliğin son yıllarda yaklaşık yüzde yirmiye çıkmasına yol açan kitlesel işten çıkarmalardan, dolar paritesini sorumlu tutuyorlar. Kuşkusuz bu, krizi ciddi biçimde ağırlaştırmıştır. Borç ödemeleri Arjantin’e yılda 8 milyar dolara malolmaktadır ve bazı Peronist önderler, bu paranın ülkenin sosyal hastalıklarını tedavi etmek için kullanılması için uzun zamandır moratoryum talebinde bulunmaktadır.
Yatırımcılar en kötü duruma hazırlanıyorlar. “Develüasyon şu anda kaçınılmaz görünüyor, borç ödemelerinin uzun bir süreliğine tümüyle durdurulması da öyle” diyordu Dresdner Kleinwort Wasserstein’deki Latin Amerikalı ekonomist Neil Dougall. Herkes anladı ki, develüasyon kaçınılmazdır, tıpkı borçların ertelenmesi gibi. Ama kapitalist bir temelde, bu önlemler hiçbir şeyi çözmeyecektir. Arjantin ABD emperyalizminin baskısı altında kalmaya devam edecektir. Ve pesodaki bir develüasyon, enflasyona geri dönüş anlamına gelecektir. Bu da, orta sınıfın tasarruflarını yıkıma uğratacak ve ücretlerin ve emekli maaşlarının değerini aşındıracak, böylece de halkı daha büyük bir yoksulluğa gömerek, yeni sosyal patlamaları hazırlayacaktır.
Peronist hareket, çok geçmeden sivrilecek olan çelişkilerle parçalanmaktadır. Fernando de la Rua’ya daimi bir halef bulma konusunda zaten bir çatışma başlıyor. Peronistlerin, Peronist sendikaların sorunlarına çözüm olmadıkları belirginleştikçe, bu sendikalara genel grev çağrısı yapma yönündeki basınç artacaktır.
Kargaşanın ardından, Arjantinlilerin çoğu günlük hayatlarına geri dönüyor –ya da öyle yapmaya çalışıyor. Buenos Aires sokakları, yavaş yavaş normal görüntüsüne kavuşuyor. Ama gerçek dengeye ulaşılamaz. The Guardian muhabiri, 22 Aralık Cumartesi günü şunu bildiriyordu: “Giden hükümetin kemer sıkma önlemleriyle iyice tırmanan halk öfkesini yatıştırmak için liderlikte bir değişiklik yapılacağı sözünün ortaya çıktığı sırada, Buenos Aires’in yıkılıp yakılan alışveriş bölgesinde, geçen gece acayip bir sükûnet hüküm sürüyordu. Göreli sükûnet geri gelirken, olağanüstü hal de kaldırıldı.”
Halk, ilk barışçıl gösteride olanlara aşırı tepki verdiği için polisi suçluyor. Ordu sessiz; bu politik kurum bir şok durumunda. Ortamın gerginliği devam ediyor, kitleler somurtkan ve güvensiz. İnsanlar tepedeki bir değişikliğin hiçbir şeyi çözmeyeceğinin derhal farkına vardılar: “Eğer Peronistler geri gelirse, o zaman başladığımız yere geri döneriz” diyordu, başkanın istifasına çok sevinen bir kadın. “Menem, De la Rua, onlar aynı bardaktan şarap içerler” diyordu bir diğeri. “Hiçbir şey değişmeyecek.”
Belli bir süre boyunca, kitleler izleyip bekleyecekler. İlk öfke dalgası muhtemelen tükenmiş durumda. Ama burada karşı karşıya olduğumuz şey, barış değil sadece geçici ve sıkıntılı bir ateşkestir. Benzer bir güvensiz ruh hali, orta sınıf içinde de mevcut. Aynı makalede şu da bildiriliyor: “Bazı dükkân sahipleri, dün dükkânlarını açmaya çok korktular. «Yağmacıların çoğu bizim sürekli müşterilerimizdi» diyordu şoke olan bir bakkal. «Bu tam bir anarşi.»” Polisin sokakalardan ayrılmasıyla, kanun, yağmacıları sopalarla döven başkalarının ele geçti. Bir düzene ihtiyaç var, ama mevcut temelde hiçbir düzen mümkün değildir; mümkün olan sadece yeni şoklar, krizler ve kaostur. Arjantin’de olanaklı tek kalıcı düzen, iktidarın, küçük işadamları, küçük çiftçiler, işsizler, kadınlar ve gençlikle ittifak halindeki işçi sınıfı tarafından alınmasına dayanan devrimci bir düzendir.
Bu yeni iktidarın temel sloganı genel grevdir. Ama genel grev örgütlenmeli ve hazırlanmalıdır. Hareketin, hiçbir kargaşa ve yağma olmadan, örgütlü bir tarzda gerçekleşmesini garanti altına almanın tek yolu, eylem komiteleri ve seçilmiş işçi komiteleri yaratmaktan geçmektedir. Bu komiteler, işsizlerden, küçük esnaftan, öğrencilerden ve sömürücüler dışındaki tüm halk unsurlarından seçilen temsilcileri kapsayacak şekilde genişletilmek zorundadır.
Komiteler, yiyeceklerin ve diğer ihtiyaç maddelerinin halkın en yoksul kesimlerine taşınmasını ve dağıtımını örgütlemelidir. Fiyatları denetlemeli, düzeni sağlamak ve gericilikle mücadele etmek için sokaklarda devriye gezmelidir. Bu görevleri yerine getirmek için, onların silah edinmeye ihtiyaçları olacaktır. Askerlere ve polise, seçilmiş komiteler oluşturmaları, saflarını faşistlerden ve diğer gericilerden temizlemeleri ve işçi sınıfına katılmaları doğrultusunda bir çağrı yapılmalıdır. Nihayet, iktidarı kendi ellerine alma yeteneğinde olan bir ulusal devrimci komiteler kongresinin yolunu hazırlayarak, yerel, bölgesel ve ulusal temeldeki devrimci komiteleri birleştirmek zorunludur.
Arjantin, kesin bir biçimde devrim yoluna girmiştir. Gelecek onyılda, temel çelişkiler çözülmek zorundadır. Mevcut “geçici” rejim, asıl sorunlardan hiçbirini çözmeyecek, sadece onlara daha hummalı ve patlamalı bir nitelik katacaktır. İşçi sınıfı ve diğer ezilen yığınlar açısından, deflasyonla enflasyon arasında tercih yapmak gibi bir seçenek olamaz. Bu, asılarak ölmekle ateşte yavaş yavaş kızararak ölmek arasında seçim yapmaktan öte bir şey değildir. Şu ya da bu yolla, temel çelişki ortadan kaldırılmak zorundadır. Yarı çözümler mümkün değildir. Monetarizm de Keynesçi politikalar da başarısız olmuşlardır. Dolarizasyon politikası, şimdi burjuva iktisatçılar tarafından akla yatkın bir çözüm gibi savunuluyor. Ama son birkaç ayın olayları, döviz oranlarını sabitlemenin tehlikelerini göstermiştir. Dolarizasyon, daha fazla işsizlik, iflâslar ve sefaletin yanı sıra, bir deflasyon politikası anlamına gelir. Öte yandan, büyük bir develüasyon enflasyonu azdırır ve böylece fiyat artışları sayesinde yaşam standartlarını düşürür.
Lenin, devrimin koşullarını açıklamıştı. İlk koşul, egemen sınıfın bölünmüş ve krizde olması, ve eskisi gibi yönetememesidir. Bu koşul şu anda Arjantin’de mevcuttur. İkinci koşul, proletarya ile egemen sınıf arasında bocalayan orta sınıf içinde, kıpırdanmaların başlamasıdır. Son sokak gösterilerinde, katılımcıların çoğu, kendilerini yıkım tehdidi altında gören orta sınıftan Arjantinlilerdi. Üçüncü koşul, işçi sınıfının mücadele etmeye ve toplumu değiştirmek için çok büyük fedakârlıklar yapmaya hazır olmasıdır. Son sokak çatışmaları, işçilerin ve gençliğin, polis ve devlet korkusundan tümüyle kurtulmuş olduğunu ve kendi haklı davalarını savunmak için mücadele etmeye ve gerekirse ölmeye hazır olduğunu göstermiştir.
Son koşul, harekete önderlik etmeye ve ona bir perspektif ve program sunmaya hazır gerçek bir Marksist parti ve önderliğin var olmasıdır. Eğer işçi sınıfı ve özellikle de sendikalar içinde ciddi kökleri olan böyle bir parti varsa, sosyalist devrim yönündeki hareket, çabucak ve asgari şiddetle başarıya ulaşabilir. Böyle bir partinin yokluğunda, sorunlar ya işçi sınıfının zaferi sayesinde ya da yeni ve daha kanlı bir askeri diktatörlük aracılığıyla çözülene kadar, kriz, gelgitlerle on yıl ya da daha fazla uzayarak, uzun süreli ve sarsıntılı bir nitelik kazanır. Bununla birlikte, son deneyimin ardından, bir iç savaş olmaksızın yeni bir cuntanın iktidara gelebilmesi muhtemel değildir. Generallerin –şimdilik– sessiz kalmalarının nedeni budur. Dramanın ilk perdesi oynanmıştır. Ama yeni ve fırtınalı olaylar hazırlanıyor.
Arjantin işçi sınıfı, Brezilya’dan sonra Latin Amerika’daki en güçlü işçi sınıfıdır. Müthiş bir devrimci geleneğe sahiptir. Gerçek bir devrimci programla silahlansaydı, iktidarı kolayca ele geçirebilir ve toplumun sosyalist dönüşümüne başlayabilirdi. Böyle bir gelişme, bütün Latin Amerika’da durumu derhal değiştirirdi. Bunun, 1917’deki Bolşevik devriminden bile daha büyük bir etkisi olurdu. Bunun yankıları ABD’de ve dünya ölçeğinde hissedilirdi. Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarına karşı yeni askeri müdahalelere hazırlanmak yerine, her yerde devrimlerle karşı karşıya kalınırdı. Çıkışsızlıktan çıkış yolunu, ancak toplumun tepeden tırnağa radikal bir yeniden inşası gösterebilir. Önümüzdeki dönemde, ortadaki mesele açıkça şu olacaktır: ya zaferlerin en büyüğü ya da bozgunların en korkuncu. İşçi sınıfının ve Arjantin halkının önündeki seçim budur.
Londra, 23 Aralık 2001
[1] contagion: bulaşma, sirayet - çn.