Avrupa Birliği’ne Sosyalist Bir Alternatif

Dünya çapında köklü bir değişim yaşanıyor. Bir patlamanın (boom) ortasında olmamıza rağmen her kıtada yaşam standartlarının eşi görülmemiş bir saldırı altında olduğunu görüyoruz. ABD’de, Japonya’da ve Avrupa’da, egemen sınıf zamanı geri çevirmeye, kamu harcamalarını kısmaya, refah devletini yıkmaya ve son elli yılın kazanımlarını yok etmeye çalışıyor. Bu bir tesadüf değil. Marksistler bu durumun nedenlerini birçok kez açıkladılar. Kapitalist sistem geçmiş dönemde kendi sınırlarının ötesine geçmiştir. Şimdiyse, eski Keynesçi devlet müdahalesi ve güdümlü kapitalizm politikalarını terk ederek geri çekilmeye zorlanıyor. Eskiden devleti kendi kurtuluşlarının kaynağı olarak gören iktisatçılar, şimdi bu aynı devleti tüm hastalıkların kaynağı olarak görüyorlar. Marksistlerin onlarca yıl önce altını çizdiği bir gerçeği, yani kapitalist temelde bütçe açığı finansmanı politikasının eninde sonunda enflasyonun patlamasına yol açacağını geç de olsa anladılar.

İtibarını kaybeden eski Keynesçi yöntemler, her yerde kamu harcamalarında büyük açıklara neden oldu. Kapitalistler ve onların hükümetleri bu politikaların sürdürülmesinin iki şeye yol açacağını biliyorlardı: kontrolsüz enflasyon ve sınıf mücadelesinde patlama. Her yerde kamu harcamalarının kesilmesi fikrini takıntı haline getirmelerinin nedeni budur. Bir kapitalist için başka bir alternatif de yoktur. Şu anda iktisatçılar, büyüme oranını düşük tutarak ve enflasyonu kontrol ederek patlama ve çöküşten (slump) oluşan olağan kapitalist iktisadi çevrimden kaçınabileceklerini hayal ediyorlar. Bu boş bir hayaldir. Şu anda ileri kapitalist ülkelerin pek çoğunda enflasyon nispeten düşüktür (fiyatlar artmaktadır ama yavaş bir hızla). Bunun başlıca sebebi, ücretler üzerine uygulanan baskı yoluyla talebin kısılmasıdır. Bazı fiyatlar gerçekten düşmüştür (ama bu bir istisnadır): çelik fiyatları yılda %2 ve cep telefonu fiyatları şaşırtıcı bir şekilde yılda %20 düşmektedir. Bu fiyat düşüşü, teknikteki ilerleme ve verimlilik artışı sayesinde metaların ucuzlaması olgusuna ancak kısmen bağlıdır.

Asıl sebep, talep eksikliği ve tüm sektörlerde kapasite fazlasının ortaya çıkmasıdır. Yaşam standartlarındaki düşüş, işsizlik ve durgun talep koşullarında, kapitalistler mallarının fiyatlarını patlamada olduğu gibi arttıramazlar. Bu, mevcut patlamanın, artı-değeri son damlasına kadar sızdırmak için işçinin kas ve sinirleri üzerindeki baskının arttırılması ve üretkenlik ve kâr marjlarının yükseltilmesi yoluyla, yani işçi sınıfı pahasına başarıldığı gerçeğinin sadece başka bir ifadesidir. Sebep sonuca, sonuç da sebebe dönüşmektedir. Patronlar kâr marjlarını yükseltmek için fiyatları arttıramadıklarından, maliyeti azaltmak için işçilere uyguladıkları baskıyı daha da arttırmaktadırlar. Artı-değeri son damlasına kadar sızdırmak için işçilerin kaslarına ve sinirlerine bindirilen bu acımasız baskı, dünya çapındaki mevcut patlamanın anahtar özelliklerinden biridir. Ya da yatırım firması J. P. Morgan’ın deyimiyle: “Üretkenlik artışında bir patlama yaşanıyor.” (The Economist, 18.01.1997)

Ne var ki bu hiç de ilerici bir gelişme değildir. Geçmişte kapitalist sistem, kâr peşinde koşarken üretim araçlarının gelişmesinde göreli bir ilerici rol oynadı. Kapitalistler artı-değer depoları olarak yeni makinelere yatırım yaptılar ki, bu da üretici güçleri sürekli olarak devrimcileştirdi. Emek üretkenliğini arttırmalarının esas yolu buydu. Fakat artık bu değişti. Artık üretici güçlere geçmişte yaptıkları ölçüde yatırım yapmıyorlar. Bunun yerine borsa, türev enstrümanlar ve her türlü spekülasyon üzerine kumar oynayarak, kolay kâra başvurmayı tercih ediyorlar. Bugün varolan şirket ele geçirme furyası, Marx’ın öngördüğü ama burjuva iktisatçıların sürekli reddettiği şeye, sermayenin yoğunlaşmasına ve tekelleşmenin görülmemiş oranda hızlanmasına yol açmıştır. Birçok durumda, bu ele geçirmelere yeni yatırımlar değil, tam tersine, ucuza alıp pahalıya tasfiye satışları, kapanmalar ve işten atılmalar eşlik ediyor. Dev tekeller, risk almadan ve üretimi geliştirmenin sancılı zorunluluğu olmaksızın zenginleşiyorlar. Kamu kuruluşlarının yok pahasına kapışıldığı ve özel tekellere dönüştürüldüğü özelleştirme dolandırıcılığıyla devleti yağmaladılar. Bu çılgınlık, sadece gelişmiş ülkelere özgü değildir, zorla Üçüncü Dünyaya da yayılmıştır.

Tüm bu gelişmeler, iktisadi çevrimi lağvetmek şöyle dursun, ona yalnızca daha şiddetli ve sarsıntılı bir karakter kazandıracaktır. Kamu harcamalarını keserek ve ücretleri baskı altına alarak, aynı zamanda iç piyasayı da kısıyorlar ve böylelikle de yeni çelişkiler yaratıyorlar. Her ülkenin kapitalist sınıfı, ihracat sayesinde bir çıkış yolu arıyor. Ama bu gerçek bir çözüm sunamaz, çünkü herkes ihracat yapamaz. Bazılarının da ithalat yapması gerekir! Pazardaki en küçük boşluğu doldurma mücadelesi, takıntılı ve hummalı bir nitelik kazanmıştır. Büyük ekonomik güçler Doğu Asya’daki pazarları kapmak için kapışıyorlar. Fakat herkese yetecek kadar pazar yok. Üstelik Asya’daki patlamanın istimi tükenmektedir ve bizzat yeni Asyalı üreticiler dünya pazarlarına ucuz mal ihraç etmeye başlamışlardır. Çin’in Amerika ile ticaret fazlası Japonya’nınkini yakında geçecektir.

Serbest ticarete ve liberalleşmeye ilişkin tüm laflara rağmen, belli başlı bütün kapitalist uluslar arasında şiddetli bir pazar mücadelesi söz konusudur. Dünyayı Almanya’nın, ABD’nin ve Japonya’nın hakim olduğu ticari bloklara bölme doğrultusunda açık bir eğilim var. Her biri kıskançça kendi pazarlarını ve etki alanını korumaya çalışmakta, ama bunun yanında da rakiplerinin alanlarından daha çok faydalanma hakkı talep etmektedir.

İkinci Dünya Savaşını takip eden genel kapitalist yükseliş döneminde (yaklaşık olarak 1948’den 1974’e) dünya ticaretinin hızlı büyümesi ve uluslararası işbölümü, yatırımların ve büyümenin teşvikinde önemli bir rol oynadı. Ama artık durum böyle değil. Geçen dönemde, %2-3’lük hazin düzeylerde takılıp kalmış ekonomik büyüme üzerinde hiçbir dikkate değer etkisi olmamakla birlikte, dünya ticaretinde %8 ilâ 9’luk büyümeye tanık olduk. Bu olgu, yükseliş dönemleriyle temel farklılığı sergilemeye hizmet ediyor. Üstelik, geçen iki yılda dünya ticareti tekrar düşmeye başladı: önce %4’e, şimdi de % 2,5’e.

Resmi iyimserliğe rağmen mevcut patlama çok kırılgan ve istikrarsızdır. Her yerde büyük bütçe açıklarının ısrarla varolması, düşük enflasyon oranının onları hâlâ kaygılandırdığı anlamına gelmektedir. Ekonomi gerçekten yükselişte olsaydı, hemen yeni bir enflasyon patlamasıyla yüz yüze kalınırdı. İşte bu nedenle Amerikan Merkez Bankasından Alan Greenspan, yaklaşan dönemde enflasyonu indirmenin bir aracı olarak ABD’de faiz oranlarında muhtemel bir yükselişin uyarısını yaptı. Fakat faiz oranlarındaki yükseliş, kâr marjlarını azaltır ve yatırımdaki düşüşle ani bir resesyonu kışkırtır. ABD mevcut patlamaya ilk girendi ve resesyona ilk giren de o olabilir. ABD’deki patlama altı yıldır –savaş sonrası ortalaması ile karşılaştırıldığında biraz uzunca bir zaman– devam etmektedir. Gelecek bir veya iki yıl içinde kesinlikle istimini tüketmeye başlayacaktır. ABD’de yaşanacak bir durgunluk, dünyanın geri kalanında da büyük bir etki yaratacaktır.

Bu, Japonya’da İkinci Dünya Savaşından beri gerçekleşen en ciddi ekonomik krizle çakışmaktadır. Japon ekonomisi son beş yıllık resesyondan etkilenmiştir. Kendi ihraç mallarına pazar yaratması için Japonya’dan piyasaya para sürmesini isteyen ABD ve AB’nin baskısı altında, ekonomiyi tekrar hayata döndürmek üzere Keynesçi borçlanma politikasına başvurma çabasında olanlar yalnızca Japonlardı. Son birkaç yıl boyunca devlet tarafından Japon ekonomisine milyarlarca dolar pompalanmıştır. Bunun büyümeyi arttırmada sadece marjinal bir etkisi olmuştur, ama bu, Japonya’nın şimdi muazzam bir kamu açığına sahip olduğu anlamına da geliyor. Aslında yerel yönetimlerin borçlarını da dahil edersek, bu açık şu anda İtalya’nın açığından daha büyüktür. Japon ekonomisi hiçbir suretle bu büyümeyi devam ettiremeyecektir ve ABD’deki bir resesyonun, Asya’da nüfuz alanları yaratmak için mücadele eden Japonya’da çok ciddi etkileri olacaktır.

Avrupa’ya gelince, durum, düşük büyüme oranlarıyla (yaklaşık %2), yüksek bütçe açıkları ve kamu borçlarıyla ve bir patlama için görülmemiş oranlardaki işsizlikle karakterize oluyor. Tüm hükümetler kamu harcamalarını tırpanlamakla meşgul. Fakat bu, hem yüksek oranlarda büyümeyi hem de işsizliği azaltmayı imkânsız hale getirecektir. Tersine. Bu politikalar pazarı küçültmeye ve çöküş başladığında onu  derinleştirmeye hizmet edecektir. Aynı zamanda, toplumsal çelişkilerde muazzam bir artış, zenginle yoksul arasında genişleyen bir uçurum ve bütün sınıfların bilincinde çok köklü bir değişimin ilk kıpırdanışları söz konusudur. Tarihte yeni bir döneme giriyoruz: İki dünya savaşı arasındaki çalkantılı ve krizli döneme çok benzeyen bir dönem. Klasik kapitalizm modeline geri dönerek, burjuvazi bunu kaçınılmaz kılacaktır. Eninde sonunda, benzer koşullar benzer sonuçları doğuracaktır. Geçtiğimiz dönemde Fransa, Almanya, İtalya ve Belçika’da gerçekleşen kitlesel grevler ve gösteriler, yaklaşmakta olan olayların belirtisidir. Avrupa ülkelerinin her biri ekonomik, sosyal ve politik alanda bir krizle yüz yüzeler. Avrupa Birliği sorunu ile Maastricht ve para birliği tartışmalarını bu bağlamda değerlendirmeliyiz.

Avrupa’nın Gerileyişi

Ortak Pazar, ulus-devletin dar sınırlarının ve sınırlı pazarının üstesinden gelme teşebbüsü olarak, Avrupa burjuvazisi tarafından kuruldu. Tarihsel olarak, ulus-devlet kapitalizmin gelişiminde temel bir rol üstlendi: Başlangıçta iç pazarı korumaya ve geliştirmeye hizmet etti. Fakat iletişimin, tekniğin, bilimin, çok uluslu şirketlerin ve dünya pazarının gelişimiyle üretici güçler, üretim araçlarının özel mülkiyetiyle olduğu kadar ulus-devletin sınırları ile de çelişkiye düştü. Kapitalizm ve ulus-devlet, muazzam gelişimin kaynağı olmaktan çıkıp, üretimin uyumlu gelişiminin önünde devasa bir ayak bağı ve engel haline geldi. Bu çelişki 1914-18 ve 1939-45 dünya savaşları ve savaş arası dönemdeki kriz olarak kendini gösterdi.

Savaş sonrası dönemde dünya ticaretinin gelişimi, kapitalist sistemin her halükârda kısmen ve geçici olarak bu çelişkinin üstesinden gelmesine olanak tanıdı. Britanya, Fransa, Almanya ve diğerlerinin ayrı ulusal pazarları dev tekeller için çok küçüktü. Ortak Pazar bu sınırlamanın üstesinden gelme çabası içinde yaratıldı. Büyük tekeller, yüzlerce milyon insanı barındıran serbest bir bölgesel pazar için ve bunun da ötesinde dünya pazarı için can atıyorlardı. Ekonomik yükseliş temelinde Avrupalı kapitalistler, Ortak Pazar ülkeleri arasında gümrük tarifelerinin kaldırılmasının ve dünyanın geri kalanına ortak bir gümrük tarifesi uygulamanın dünya ticaretinin gelişmesine ve canlanmasına hizmet ettiği bu anlı şanlı gümrük birliğini kurmakta büyük ölçüde başarılı oldular.

1847’de yazılan Komünist Manifesto’da, Marx ve Engels, önce ulus-devlet biçiminde ortaya çıkan kapitalizmin kaçınılmaz olarak bir dünya pazarı yarattığını göstermişlerdi. Dünya pazarının ezici hakimiyeti aslında yaşadığımız çağın en belirleyici özelliğidir. Ne kadar büyük ve güçlü olursa olsun, hiçbir ülke dünya pazarının çekiminden kaçamaz. Rusya’da ve Çin’de “tek ülkede sosyalizmin” toptan başarısızlığı, bu iddianın yeterli kanıtıdır. 20. yüzyılın her iki büyük savaşının da dünya ölçeğinde gerçekleşmesi ve dünya hakimiyeti için yapılan savaşlar olması gerçeği de öyle.

1924’teki dahice bir makalesinde, Lev Troçki Avrupa’nın gerileyeceğini öngörmüştü. Dünya tarihinin ağırlık merkezinin Pasifik’e kayacağını ve Akdeniz’in (Mediterranean Latince’de “dünyanın merkezi” anlamına gelir) önemsiz bir göl haline geleceğini söylemişti. Yüz yıl önce başlayan Avrupa’nın gerileyişi, iki dünya savaşında, özellikle de 1945 sonrası dönemde muazzam ölçüde ivmelendi. Avrupa’nın gerilemesine ABD’nin karşı konulmaz yükselişi eşlik etti. Avrupa, özellikle Britanya, iki dünya savaşının da gerçek mağlûbu iken, ABD gerçek galibi idi. Bu sadece gerçek güçler dengesini yansıtıyordu. ABD 1898’de İspanya’yla yaptığı ve Küba’yı fiilen ele geçirmesini sağlayan savaş ile bir dünya gücü olarak pazılarını şişirmeye başladı. Fakat en belirleyici dönüm noktaları, ABD emperyalizminin, Avrupalı rakipleri Britanya ve Fransa zayıf düşene kadar savaşın dışında kaldığı ve sonunda bütün ağırlığıyla Almanya’nın üstüne çullanıp Avrupa’nın kaderini tayin eden en büyük hakem olarak sahneye çıktığı Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarıdır.

Eskinin güçlü devletlerinin daha güçlü komşularının önünde diz çökmeye zorlanmaları tarihte ilk defa yaşanmıyor. Yunan şehir devletleri Atina ve Isparta bir zamanlar hakim rolde idiler, ama savaşlarla kendilerini tükettiler ve sonunda önce Makedonya’nın, ardından Roma’nın hakimiyetini kabullenmeye zorlandılar. Bağımsız bir rol oynamayı sürdürmek için çok küçüktüler. 1945’ten sonra, Avrupa, çatışmalardan dolayı küller içinde zayıf, bölünmüş ve parasız yatıyordu. Oysa Amerikan sanayisi tam tersine sağlamdı ve dünyadaki altın rezervlerinin üçte ikisi Fort Knox’taydı. Britanya aşırı darbe almış olsa da, sterlinin dolar için rezerv döviz olması nedeniyle, henüz Atlantik ötesi devin yanında bir süreliğine ikinci keman rolünü üstlenecek kadar güçlüydü. Fakat pratikte Avrupa’nın Lilliput[1] güçleri, bir tarafta ABD emperyalizminin, diğer tarafta Stalinist Rusya’nın gücüne karşı kendilerini koruyamazlardı. Birinci Dünya Savaşındaki durumun aksine, devrim tehlikesi ve SSCB’nin ilerlemesini durdurma ihtiyacıyla, Amerika, Marshall Planı altında büyük miktarda yardım ve yatırımla Avrupa kapitalizmini güvenceye aldı. Aslında Marshall Planıyla birlikte Avrupa Amerika’nın yiyecek karnesine bağlanmıştı.

Bu görece zayıflık Avrupa Ortak Pazarı’nın kurulmasına yol açan temel faktördü. Britanya’nın miyop egemen sınıfı emperyalist güç olma hayaline sıkı sıkıya sarılırken, Fransız ve Alman egemen sınıfları yeni duruma uyum sağlamak zorunda kaldılar. Topraklarının büyük bir kısmını kaybeden ve sanayisi şiddetli bir yıkıma uğrayan Almanya, savaştan özellikle zayıflamış olarak çıktı. Bu Avrupa blokunun yaratılmasının diğer bir nedeni, ABD ve Japonya’ya karşı politik, diplomatik ve ekonomik bir denge oluşturmaktı. Kendi başlarına ayrık Avrupa güçleri, Amerika ve Japonya’nın ekonomik hakimiyetine karşı etkin bir şekilde rekabet edebilecek durumda değillerdi. İşte burada karşımıza çelişkili bir gelişme çıkıyor; bir taraftan dünya ticaretinin muazzam gelişmesi ve gümrük duvarlarının indirilmesi ve diğer taraftan da dünya ticaretine yeni engeller olarak devasa ticari blokların ortaya çıkması.

Fransız egemen sınıfı, yüz yıldan daha kısa bir süre içinde ortaya çıkan üç savaşta (1870-71, 1914-18 ve 1939-45) Almanlar tarafından bozguna uğratılmanın acısıyla, önce Avrupa Kömür ve Çelik Anlaşması ve ardından AET ile komşusunu kendisine bağlayarak, Almanya ile yeni bir savaştan kaçınma fikrini takıntı haline getirdi. Almanya’nın zayıflığını göz önünde bulundurarak, Avrupa’nın gerçek lideri olabileceğini hayal etti, ama işler planladığı gibi gitmedi. Hatta Almanya güçlü bir sınai temeli yeniden inşa ettiğinde, Fransız egemen sınıfı hâlâ, Almanya’nın ekonomik üstünlüğe, Fransa’nınsa politik ve askeri önderliğe sahip olduğu bir tür condominium’a[2] vararak Avrupa’yı hakimiyeti altına alabileceğini hayal ediyordu. Fransa’nın kendi nükleer silahlarının denetimini elinde tutmakta ısrar etmesinin temel nedenlerinden biri budur. Fakat gerçekte, Paris-Bonn ekseni Almanya’nın ezici egemenliğini güçbela gizleyen bir incir yaprağıdır.

Fransız emperyalizminin Hindi Çin ve Cezayir’deki yenilgileri, Paris’i, emperyal bir güç olma statüsünü kaybettiğini kabul etmek ve sanayisini geliştirerek tüm enerjisini Avrupa’daki rolünü pekiştirmeye yöneltmek zorunda bırakıyordu. Bu da ancak savaş sonrası ekonomik yükseliş temelinde mümkündü. Sonuç, Fransa’nın eskinin asıl olarak tarım ve rantiye ekonomisinden bir sanayi gücüne dönüşmesi ve bu süreçte işçi sınıfını muazzam ölçüde güçlendirmesi oldu. Köylülüğün azaltılması ve proletaryanın büyümesi sürecinin aynısı İtalya, İspanya ve diğer Avrupa devletlerinde de yaşandı.

Marksistlerin yaptığı bu genel analizin doğru olduğu ispatlanmış olsa da, Ortak Pazar’ın altı ülkeden on beş ülkeye çıkması ve ekonomilerinin entegrasyonu bizim başta düşündüğümüzün çok daha ötesine geçmiştir. Bunu, dünya ticaretinin gelişmesi ve dünya kapitalizminin 1948-74 dönemindeki genel yükselişi (ki bu yükselişten hepsi de yararlanmışlardı) sayesinde becerebildiler. Ekonomik genişleme söz konusuyken, geçici olarak da olsa ekonomiyi geliştirebildiler. Pazarların bolluğu, tam istihdam ve yıllık %5-6’lık bir büyüme oranıyla, Avrupa’nın farklı kapitalist güçleri, büyüyen bir pazarı aralarında minimum tartışmayla paylaşarak bir centilmenlik anlaşmasına varabildiler. De Gaulle’ün, Britanya’nın AET’ye katılmak için yaptığı ilk başvuruyu, kısmen, Britanya’nın Amerika’nın Avrupa’daki çıkarları için bir Truva Atı olabileceğinden şüphelendiği için veto ettiği doğrudur; ama asıl neden Almanya’yla birlikte Avrupa’nın ortak egemeni sahte konumuna başka bir rakip istememesiydi. Dünyanın egemeni rolünü hayal etmeyi tercih ederek, başlangıçta Almanya ve Fransa ile birleşmeyi reddeden dar görüşlü Britanya egemen sınıfı, aptallığının cezasını, Fransa, Almanya ve hatta eskiden geri olan İtalya onu geçerken, gücünün hızla azalarak yok olduğunu görerek ödedi.

Tüm bunlar, yüksek bir ekonomik büyüme oranına dayanmaktaydı. Bu, bir süre için üretici güçlerin gelişiminde hatırı sayılır bir artışa yol açmıştı. Bu bağlamda, belli başlı Avrupa güçlerinin ekonomilerinin sıkı entegrasyonu hepsinin çıkarınaydı. Sonunda Britanya da buna katıldı ve Britanya tarafından AET’ye karşı başarısız bir girişimle bir araya getirilen daha zayıf Avrupa devletlerinin ticaret bloku EFTA’nın (Avrupa Serbest Ticaret Anlaşması) eski üyelerinin birçoğu da onu izledi. Birleşik bir Avrupa yönünde karşı konulmaz bir hareket varmış yanılsaması yaratıldı. Buna rağmen, iç çelişkiler olduğu gibi durmaktadır ve bu çelişkiler bir ekonomik iniş döneminde kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır. Geçmiş dönemde de gördüğümüz gibi, farklı Avrupa güçlerinin ulusal çıkarları ön plana geçmiştir. 1992’deki EMS[3] krizi bu “birliğin” kırılgan zeminini göstermiştir. Şu anda hangi ülkelerin ne zaman ve ne şartlarla tek para birimine dahil edileceği ve hangi yeni ülkelerin gelecekte AB’ye katılmasına izin verileceği konusunda kavgalılar.

Fransa ve Almanya

Herşeyden önce, Almanya ile Fransa’nın ve AET’nin diğer ülkelerinin bir araya gelmesi, bunların ABD’ye ve Rusya’ya karşı kendilerini savunma girişimiydi. Dünya ekonomisi çağında, Avrupalı ulusal ekonomiler, kendi başlarına rekabet edebilmek için çok küçüktüler. Kaynakları birleştirmek ve önce çelik ve kömürde, sonra diğer ürünlerde ortak bir pazarı paylaşmak için anlaşmaya varılması zorunluydu. Bu, modern koşullarda, ulus-devletin üretici güçlerin gelişiminin önünde gerici bir ayak bağına dönüşmesi gerçeğinin zımni bir kabulüydü. Ulus-devlet, modern sanayinin muazzam üretici potansiyelini içine sığdırmak için çok dardır. Rasyonel açıdan bakıldığında, Avrupa’nın birliği itiraz kabul etmez. Fakat kapitalist temeller üzerinde gerçek birlik olanaksızdır. Lenin’in çok önce açıkladığı gibi, kapitalist bir Avrupa Birleşik Devletleri gerici bir ütopyadır, yani başka bir deyişle bu başarılamaz, eğer başarılsaydı da emekçilerin yararına olmazdı.

Aslında birleşik kapitalist Avrupa bir defasında başarıldı, o da Hitler’in komutasında. Naziler geçici bile olsa Alman hakimiyeti altında kıta Avrupa’sını “birleştirmeyi” başardılar. Böyle bir “birliğin” gerici doğası, fazla yorum gerektirmiyor. Ama şu iyice bilinmelidir ki; kapitalizm altında, farklı egemen sınıflar arasında öyle bir antagonizma vardır ki, herhangi bir birlik, mutlaka bir gücün diğerleri üzerinde egemenliği anlamına gelmek zorundadır. Şu anda bunun unsurlarını görmekteyiz. Almanya, iki dünya savaşında başaramadığını –Avrupa’yı Alman emperyalizminin egemenliği altında birleştirmeyi– onyıllar sonra ekonomik araçlarla başarmıştır. Sözde Avrupa Birliği’ne dair kavranması gereken temel nokta budur. Birlik vitrininin arkasında, ulusal devletler arasındaki tüm eski çelişkiler varlığını devam ettirmekte ve şiddetlenmektedir.

AB, gerçekte, ABD ve Japonya’ya karşı Avrupa kapitalizminin savunusu için itibari bir gümrük birliğidir. Kendi içinde ise, üye devletlerin (özellikle kilit oyuncuların) hayati çıkarları zedelenmediği sürece belirli sınırlar içinde işleyen, fakat egemen sınıfların her birinin kendi avantajı için çabaladığı kısmen serbest bir pazardır. Bu devletler, ekonomik yükseliş koşullarında bir arada durabildiler ve hatta daha üst düzeyde bir entegrasyonu bile başarabildiler. Fakat şimdi olduğu gibi –ve ciddi bir resesyonda daha da fazlası olacaktır– yavaş büyüme, durgun talep ve yüksek işsizlik koşullarında, Fransa ve Almanya’dan başlayarak tüm ulusal çelişkiler daha da şiddetlenecektir.

Belirleyici dönüm noktası Almanya’nın birleşmesiydi. Bir anda, 80 milyon vatandaşı bulunan, güçlü bir sınai temel ve yenilmesi zor bir askeri potansiyelle Avrupa’nın tam kalbine yerleşen, güçlü ve yeni bir devlet yaratıldı. Burada, resmi propaganda ve diplomatik yalanlar sisini yararak, gerçek ilişkileri ortaya çıkarmak gerekir. Almanya’nın birleşmesi Paris ve Londra’da kibar alkışlar ve tokalaşmalarla karşılansa da, hiç kuşkusuz bu iş, Britanyalı ve Fransız egemen çevreleri endişeye sevk etti. Bu olaydan önce de Almanya açıkça Avrupa’nın egemen gücü idi, ama şimdi birleşik bir Almanya’nın sınırsız potansiyeli, diğerlerini tümüyle ezmekle tehdit ediyordu.

Bir devletin dış politikasının bu kadar değişmeden kalması şaşırtıcıdır. Bu özellik, hükümetteki tüm değişikliklere rağmen devlet aygıtının ve onun tutucu Mandarinler kastının el değmeden kalmış olmasından kaynaklanmaktadır. Daimi bürokrasi, uzun dönemler, nesiller, belki de yüzyıllar boyunca oluşturulmuş bir ataleti koruma eğilimindedir. Böylelikle, Alman dış politikasının Drang nach Osten (“Doğuya saldır”) olarak bilinen Doğu ve Orta Avrupa’daki temel stratejik hedefi esasen asırlardır aynı kalmıştır. Batı Avrupa üzerindeki ekonomik egemenliğiyle yetinmeyen Alman emperyalizmi, Doğu Avrupa ve Balkanlar’daki geleneksel nüfuz alanlarını tekrar canlandırmak istiyor. Avrupalı diğer kapitalistler açısından tehlikeli bir manzaradır bu.

Almanya, Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan’ın birleşik ekonomileri, 140 milyon insandan ve başlangıçta toplam 2,4 trilyon dolarlık bir GSMH’den oluşan bir pazar meydana getirir. Sosyalist bir bakış açısından, bu ekonomilerin birleşmesi, Avrupa Sosyalist Birleşik Devletlerinin parçası olarak, tümüyle akılcı bir gelişme olur. Fakat kapitalist temellerde bu, çatışma için mükemmel bir reçetedir. Alman sanayisi, finansı ve tekniğinin Doğu Avrupa’daki ucuz kalifiye emek gücünün büyük havuzuyla birleşmesi, Almanya’nın AB “ortakları” için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. “Germany’s Big Backyard” (Almanya’nın Büyük Arka Bahçesi) adlı makalesinde Amerikan Business Week (03.02.1997) dergisi, Almanya’nın Doğudaki yükselişine Avrupa’nın diğer güçlerinin artan ilgisini sergiliyor:

“Aslında, Orta Avrupa’da farklı bir Alman aksanı vardır. Avrupa’nın ekonomik dinamosu, bir zamanlar tanklarla geçtiği bölgeye ihtiyatlı bir biçimde geri dönmüştür. Orta Avrupa’nın en büyük yatırımcısı olmak için, Avusturya ve ABD’nin üstünden atlamıştır. Sadece Macaristan’da 6000’den fazla ortak girişim, sınırları aşıyor. Almanya, Orta Avrupa’nın en cömert yardım bağışçısı ve en güçlü ticari ortağıdır ve AB’nin birliğe aday 12 doğu ülkesiyle toplam ticaretinin yarıdan fazlasından sorumludur. Londra merkezli bir ekonomik analiz şirketinin Doğu Avrupa uzmanı olan James Lister-Cheese, «Almanya ortak bir refah bölgesi oluşturuyor» demektedir.”

Ve yazı şöyle devam ediyor:

“Fakat gerçekte, Almanya kıtanın gelecekteki şeklinin koşullarını giderek daha çok oluşturmaktadır. «Almanya Avrupa’nın yeni coğrafyasında daha da merkezde olacaktır» diyor Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü müdür yardımcısı Dominique Moisi. Bazı Fransız politikacılar, gizliden gizliye, büyük AB’nin içinde güçlü Alman blokunun Fransa’nın nüfuzunu nötralize edeceğinden endişeleniyorlar.

“Bazıları ise, Almanya’nın, eski askeri üstünlüğünün yerine politik ve ekonomik hakimiyetini geçirmesinden kaygılanıyorlar. Sir James Goldsmith, Avrupalı ulusların Alman esinli bir federasyon korkusunu, Britanya’da kendi yeni Referandum Partisi kampanyasının temel ekseni haline getirdi. Goldsmith’in söylemi, eğer Britanya para birliğine katılırsa, bunun Brüksel’deki şeytan AB bürokratları aracılığıyla egemenliği fiilen doğrudan Helmut Kohl’a teslim etmek anlamına geleceğini ima etmektedir.”

Para birliği girişimi tamamlansa bile, bu, Avrupa devletleri arasındaki gerilimlerin azalması anlamına gelmez. Aksine gerilimleri daha da arttırır. Aşağıdaki alıntının da gösterdiği gibi, bu durum, zeki kapitalist gözlemciler tarafından gayet iyi anlaşılmıştır:

“Gerçek sorun, bizzat Alman markının, dolar da dahil Avrupa dışındaki para birimleri karşısında aşırı değer kazanmış görünmesidir. Eğer frank aşırı değer kazanmışsa, bunun sebebi Alman markının onu yukarı çekmesi olmuştur. Bu koşullarda Alman hükümetinin, tek taraflı ve büyük çaplı bir Fransız devalüasyonuna müsamaha göstermesi neredeyse imkânsızdır. Çok daha mazur görülebilecek olan bir şeyi, İtalya ve Britanya’nın paralarının değerlerini düşürmesini bile çok güç kabul etmişti. Müstakbel bir Fransız hükümeti, İngiliz lisanlı birçok finans yazarının tavsiyesine uyup tek taraflı bir devalüasyona girişecek olursa, hasar Avrupa Para Birliğiyle sınırlı kalmaz. İkinci Dünya Savaşından beri görülmemiş türde bir uluslararası para savaşı riski doğardı.” (Financial Times, 12.09.1996)

“Avrupa Kalesi”

Serbest ticaret yönünde atılmış bir adım olmak bir yana, AB, bir taraftan ABD ve Japonya’ya karşı yöneltilmiş bölgesel bir ticaret bloku iken, diğer taraftan da Üçüncü Dünyanın kolektif sömürüsü peşinde koşan emperyalist güçlerin bir ittifakıdır. Bu yeni-sömürgeci sömürü tarzı, geçmişte doğrudan askeri egemenliğe dayanan açık sömürge yağmasından pek de farklı değildir. Genel olarak, Afrika, Asya ve Karayipler’deki eski sömürgelerin kanını yine bu eski zorbalar kuruttu. Tek fark, bu soygunun, dünya ticaret mekanizması aracılığıyla “yasal olarak” gerçekleştirilmesidir. Avrupa’nın ileri kapitalist ülkeleri eski sömürgeler üzerinde ortaklaşa bir hakimiyet yürütüyorlar ve böylece, daha çok emeğe daha az para ödeyerek muazzam ölçüde fazladan kâr elde etmeye devam ederlerken, doğrudan egemenliğin maliyetinden de kurtuluyorlar.

Avrupa nispeten düşüşte olmasına rağmen, gerçekte yenilmesi zor bir ticari bloku temsil etmektedir. Aslında Avrupa, yaklaşık 8,4 trilyon dolar değerindeki bir iç pazarla, ABD iç pazarından %20 daha büyüktür. Avrupalı kapitalistlerin asıl amacı, kendi pazarını Amerikan ve Japon ürünlerinin rekabetine karşı titizlikle korumak için bir araya gelmektir. Bu, AB’ye “Avrupa Kalesi” adını takan –göz ardı edilmeyecek bir tanımlama– Amerikan kapitalistlerinin öfkesini doğurmuştur. Avrupa’daki talep eksikliği nedeniyle (Business Week geçenlerde “Avrupa’nın toparlanması genellikle resesyondan pek de farklı olmuyor” diye yazıyordu), ABD’ye ihracat hayat damarı haline gelmiştir. Doların değerinin artması ve Alman markının değerinin düşmesi göz önünde bulundurulursa, bu, Amerika’nın ticari çıkarlarına ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Öte yandan ABD’deki resesyon Avrupa’yı daha kötü vuracaktır ve hatta onu derin bir krize sokacaktır. Zaten yüksek olan işsizlik oranı hızla artacak ve tüm çelişkiler keskinleşecektir.

Bilinen bir anekdotta Henry Kissinger’ın şunları söylediği nakledilmektedir: “Avrupa’yla konuşmak istediğimde, kimi arayacağım?” AB oluşumu bir noktaya kadar (en azından teoride) Avrupa egemen sınıfının “tek ses olarak konuşmasını” mümkün kılıyor. Avrupa birçok konuda Washington ile çatışmaktadır, en son olarak Küba, İran ve Libya’yla ticaret yapan Amerikalı olmayan firmalara ambargo koyan Helms-Burton ve D’Amato Anlaşmaları buna bir örnektir. Avrupa ve ABD arasındaki gerilim ortadan kalkmadı ve önümüzdeki dönemde kaçınılmaz olarak artacaktır. Bu nedenle AB’nin resmi olarak dağılması ihtimal dışıdır. Avrupalı kapitalistler, ayrı durmaktansa birbirlerine yaslanmayı isteyeceklerdir.

Avrupa devletleri arasındaki çelişkiler, ortak bir dış politikada anlaşmalarını bile imkansız kılmaktadır. Fransa ve Almanya’nın çıkarları arasındaki artan çelişkiler giderek daha açık ortaya konulmaktadır. Yüksek orandaki işsizlik ve faiz oranlarındaki artış Fransa’nın ihtiyaç duyduğu en son şey olmasına rağmen, Almanya Doğu Almanya’nın sindirimini finanse etmek için daha çok fona ihtiyaç duyduğunda, Paris’e veya diğer ortaklarından herhangi birine danışmaksızın faiz oranlarını arttırmakta bir an bile tereddüt etmeyecektir. Dış politika alanında ise Alman entrikaları, Hırvatistan’ın bağımsızlığının desteklenmesinde, böylece Yugoslavya’nın parçalanmasını kışkırtmakta büyük rol oynadı. Bu, Fransız dış politikasına taban tabana zıttı; ama Paris sadece bunu kabullenmek zorunda kalmamış, Almanya kollarını kavuşturup otururken, pisliği temizlemek için askerlerini de göndermek zorunda kalmıştı. Fransız emperyalizminin asıl nüfuz alanı hâlâ Kuzey Afrika ve Akdeniz iken, Almanya doğuya bakmaktadır ve Doğu Avrupa’daki yeni müşteri devletlerini AB’ye katmayı amaçlamaktadır; böyle bir hareket Fransız tarımsal çıkarları için hayati olan Ortak Tarım Politikasının geleceğine yönelik doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır.

Bu yılın Mart ayında, Arnavutluk’a ilişkin politika üzerinde anlaşma sağlanamadı. İtalya ve Yunanistan, Danimarka ve Fransa’nın da desteğiyle, Arnavutluk’a büyük bir Avrupa gücü göndermek istedi. Fakat başta Britanya, Almanya ve İsveç olmak üzere, pek çok ülke buna karşı çıktı. Sonunda İtalyanlar ve Yunanlılar yine de asker gönderdiler. Ama diğerleri bunun dışında kaldı.

Başkan Clinton’un Londra’ya son ziyareti, Tony Blair’le olan iyi reklâm edilmiş “dostluğu” ve Britanya ile “özel ilişkinin” yeniden canlandırılması tesadüf değildir. Washington, AB içinde güvenilir bir müttefiki olmasını istiyor ve Britanya’yı da buna en uygun –eğer tek değilse– aday olarak görüyor. Geleneksel olarak Fransa’yı Britanya’dan kuşkulandıran, ama gelecek dönemde Almanya’ya karşı birbirlerine müttefik olarak yaklaşmalarına engel olmayacak olan şey, tam da ABD ile olan bu “ilişki”dir.

EMU’ya[4] muhalif olanları ikna etmeye dönük bir girişimde, Kohl bile Avrupa’da gelecekteki bir savaşın hayaletini hortlattı: “Avrupa’nın bütünleşme politikası, aslında 21. yüzyılda bir savaş ve barış sorunudur.” (The Independent, 03.02.1996). Kohl demagojik olarak “enternasyonalizme” başvuruyor: “Eskinin ulus-devletine geri dönme arzusunda değiliz. 21. yüzyılın büyük sorunlarını o çözemez. Milliyetçilik kıtamıza büyük sorunlar getirmiştir.” (agm) Onun demek istediği şey, Britanya, Fransa ve diğerlerinin milliyetçiliklerini bir kenara bırakmaları ve Alman kapitalizminin liderliğini tevazu ile kabul etmeleri gerektiğidir.

Fakat diğerleri biraz farklı bir bakış açısına sahipler! Para birliğine gitme girişimi Avrupa’da ulusal çatışmanın keskinleşmesine ve hatta savaşa yol açabilir uyarısını yapan ve EMU’yu hayata geçirmekle görevli üst düzey bir Brüksel bürokratı olan Bernard Connolly tarafından yazılan bir kitapta (Avrupa’nın Çürüyen Kalbi), tümüyle aksi bir görüş ileri sürüldü. Connolly, son derece renkli bir dille uyarıda bulunuyor: “Fransız teknokratların, kendi halklarına ihanet edenlerin kinizmi ve Helmut Kohl’ün abartılı tutkuları bir yana, Alman federalistlerin küstahlığı, zorbalığı, tehditkâr ateşliliği, hâlâ çatışma yönünde devam etmektedir. Bu güçler çatışmasının sonucu henüz tam bir kesinlikte tahmin edilemez. Fakat bu, Avrupa halkları için son derece tatsız olacaktır.” Connolly’nin felâket tellalı anlatımı biraz abartılı, ama üst düzey bir memur olarak başkalarının düşündüklerini yüksek sesle ifade ettiğine şüphe yok. Londra ve Paris’teki iktidar koridorlarında Almanya’nın niyetleri hakkında sürekli bir homurdanma var. Çıkarlar çatışıyor ve EMU’nun çelişkileri pratikte geliştikçe bu daha da keskinleşecek.

Son 50 yılda Avrupa’daki kitlelerin bilincinde savaş fikri gerilemiştir. Fakat yüz yıl önce anarşist Kropotkin’in işaret ettiği gibi “savaş Avrupa’nın doğal hâlidir”. Ve tarihsel olarak bu doğruydu. İkinci Dünya Savaşından çıkan özgül güçler dengesi, savaşın –en azından büyük güçler arasındaki bir savaşın– gündemde olmadığını gösteriyordu. Bununla birlikte, şu anda tarihte yeni ve sorunlu bir döneme giriyoruz. ABD, Japonya ve Avrupa arasında şu anda varolan gerilimler, başka bir dönemde savaşa yol açardı. Fakat nükleer silahların varlığıyla ve diğer vahşi yıkım araçlarının –kimyasal ve biyolojik silahlar– dehşet verici düzenekleriyle, büyük güçler arasında topyekûn bir savaş, ya karşılıklı imha ya da en azından çok korkunç bir bedel anlamına gelir ve bu da savaşı, cahil ve dengesiz generaller hariç, hiç de çekici olmayan bir tercih haline getiriyor.

Bununla birlikte Bosna’daki savaş, işçi sınıfı toplumu değiştirme tarihsel misyonunda başarısız olduğu takdirde meydana gelebilecek olan kâbus senaryolarının bir hatırlatıcısıdır. Bu açıdan Kohl’ün uyarıları, belli bir semptomatik öneme sahiptir. Önümüzde uzanan çalkantılı dönemde, Avrupalı işçilerin toplumu dönüştürmek için birçok fırsatı olacaktır. Fakat başarısız olurlarsa, belli bir aşamada, gericilik yönünde bir hareket de söz konusu olabilir. Bunun, 1920’lerin ve 30’ların klasik faşist rejimi şeklini alabilmesi pek muhtemel değildir. Egemen sınıfın dili Hitler’den ve Mussolini’den yeterince yandı. Onlar, devlet iktidarını faşist bir manyağa teslim etmeyeceklerdir. Ama Pinochet’nin Şili’deki askeri polis diktatörlüğü gibi bir Bonapartist rejim yönünde hareket etmeyi denemeleri oldukça muhtemeldir. Modern koşullar altında, böyle bir rejim vahşi bir karaktere sahip olabilir. Aşırı kriz koşulları altında, bunun Avrupa’da savaşa yol açabileceği –her ne kadar böyle bir gelişme ihtimal dahilinde olmasa da– teorik olarak reddedilemez. Bununla birlikte olasılığın Kohl tarafından açıkça ileri sürülmüş ve Juppe tarafından da tekrarlanmış olması, durumdaki büyük değişimin bir işaretidir. Bugünkü koşullar altında, Avrupa devletleri arasında bir savaş ihtimali değil, bütün Avrupa ülkelerinde sınıf savaşı ihtimali artmaktadır.

İşsizlik Kamçısı

“Yoksul adamın mülkü ellerindeki beceri ve güçtür; ve onu bunu kullanmaktan alıkoymak ... bu en kutsal mülkiyete açıkça bir tecavüzdür.” (Adam Smith)

Yunan mitolojisinde Procrust adında bir karakter vardır. Procrust, konuklarını, sadece tamı tamına sığanları kabul etmek gibi bir özelliği olan bir yatakta ağırlardı ve konukların yatağa tam uymalarını sağlamak için kollarını, bacaklarını ve kafalarını koparmak gibi kötü de bir adeti vardı. İçinde yaşadığımız çağda, kapitalist sistem tıpkı Procrust yatağı gibidir. İkinci Dünya Savaşından beri teknoloji, bilim ve sanayideki ilerlemelerin mümkün kıldığı üretici güçlerin şaşırtıcı gelişimi, üretim kapasitesini muazzam ölçüde arttırdı. Varolan pazarlar bu kapasiteyi emecek durumda değil. Her yerde aşırı kapasite var; çok fazla çelik, çok fazla araba, çok fazla mikroçip, hatta çok fazla gıda. Öyleyse niye yeni kapasite oluşturmak için yatırım yapılsın? Aksine, üretimin yavaşlatılması, azaltılması, durdurulması, hatta insanlara üretmemesi için para verilmesi zorunludur. Fabrikalar kibrit kutusu gibi kapatılıyor; milyonlarca insan işlerinden atılıyor; tüm toplum harabeye çevriliyor. Tıpkı Procrust yatağı gibi.

İlk Avrupa ortak pazarı, kömür ve çelik içindi. Kömür sanayii, birbiri ardına bütün ülkelerde yok edildi. Şimdi sıra çelikte. 1984’te, Avrupa çelik sanayiinde, 450.000 kişilik istihdam vardı. Şimdi sadece 250.000 kadar ve bu sayı daha da azalacak. Çelikte aşırı kapasite olduğu söyleniyor. Ancak çelik hâlâ, inşaatın ve tüm üretim faaliyetlerinin temeli olmaya devam ediyor. Toplumun ihtiyaçları açısından, çelik fazlalığı diye bir sorun olamaz. Kesinlikle daha fazla çeliğe ihtiyacımız var. Ama kâr amaçlı kapitalist üretimin dar bakış açısından, çelik ve diğer pek çok şey kesinlikle çok fazladır. Bu tımarhane mantığıdır, ama bu mantık tam da kapitalist AB’nin dayandığı mantıktır ve bu nedenle o asla işçi sınıfının çıkarları için çalışamaz.

Avrupa kapitalizminin krizi, yapısal işsizliğin geri gelmesinde yansımasını bulmuştur. “Toparlanmaya” rağmen, AB’deki resmi işsizlik 18 milyonun üzerindedir, gerçek sayıysa 30 milyon civarındadır. Hitler’in iktidara gelişinden bu yana Almanya’da işsizlik en yüksek düzeye çıkmıştır. Fransa’da 3 milyonun üzerinde işsiz var. Güvencesizlik dalgası sadece işçileri değil, orta sınıfı ve yönetici katmanı da etkiliyor:

“Güvencesizlik, Avrupalı orta gelirli hanelere de sızıyor” diye yazıyor Wall Street Journal ve ekliyor, “işte kalmak zorlaşırken, iş bulmak daha da zorlaşıyor ... şirketler örgütsel yapılarını zayıflatırken, işverenler tüm orta gelirli iş katmanlarını kaldırıyorlar. Üreticiler daha ucuz, daha esnek rakiplerle dolu dünya pazarında rekabet etmek için üretimlerini daha çok yurt dışına kaydırıyorlar. Hükümetler şişkin bütçe açıklarını düzeltmeye çalışırken ve devletin sahip olduğu şirketler özelleştirilmeye ve yeni rekabetlere hazırlanırken, kamu işleri ortadan kalkıyor. Tüm şirketler, on binlerce fazla işçiyi arkalarında bırakarak, birleşmeler aracılığıyla yeniden yapılanıyorlar. Yaş ayrımcılığı, bir kenara atılan ve sayıları giderek artan 40 yaşın üstünde işçiyle birlikte milyonlarca işçinin seçeneklerini daraltıyor.” (Wall Street Journal, 19.06.1996)

Şu anda AB’de resmi olarak 18 milyon işsiz var. Aslında bu sayı yanlış. Resmi işsiz sayıları gerçek durumun çok altında. Gerçek sayı resmi tahminin en az iki katıdır. Ve üstelik bu işsizlik düzeyinin bir iktisadi patlama sırasında olduğunu da unutmamalıyız. İstihdam konusunda övünen ABD’de, 1990 ve 1995 arasında, en büyük firmalar gerçekte 4 milyon kişilik istihdamı (toplamın dörtte biri) yok ettiler. Bunların yerini, büyük ölçüde, hizmet sektöründe (“Mac işleri”) genelde düşük ücretli part-time işler aldı. Kıt kanaat geçinmek için, birçok Amerikan işçisi, kendi sağlıkları ve aile yaşamları pahasına, korkunç derecede düşük ücretlerle, uzun saatler boyunca iki veya üç işte çalışmak zorunda. Her düzeyde muazzam bir endişe, stres ve iş güvencesizliği söz konusu.

Son altı yılda, Almanya, Fransa ve Britanya, tüm üretim işlerinin %16-17’sini yok etti. Bazı sanayiler tümüyle yok edildi. Örneğin 1979’da Alman tekstil ve deri sanayii 550.000 işçi istihdam ediyordu. 1994’te bu rakam 180.000’e düştü. Fransa’da 1982’de savunma sanayii 270.000 işçiye iş imkânı veriyordu. 1993’te bu 90.000’e indi ve 25.000 ilâ 50.000 kişinin işten atılması kapıda. (The Economist, 23.01.1996)

Sürekli kitlesel işsizlik şimdi bütün AB ülkelerini etkiliyor. Bununla birlikte işsizlerin %40’tan fazlası bir yıldan daha uzun süredir işsiz. Bu korkunç bir salgına benziyor ve tüm salgınlar gibi toplumun hemen hemen tüm katmanlarını vuruyor. Hatta geçmişte kendilerinin bu durumdan bağışık olduklarını düşünen beyaz yakalıları, kalifiye işçileri ve profesyonel katmanları bile vuruyor. Yine aynı Wall SJ makalesi, PCM Avrupa Brüksel bürosu başkanı Wyn Nystrom’dan alıntı yapıyor: “Beşikten mezara iş güvencesi eğer tarih olmamışsa bile artık bitmiştir. Unvan dağıtma çağının yerini belirsizlik almıştır. Avrupa’da bugünün orta düzeyli idari görevlerinin üçte ikisi yok olacaktır.”

İşini kaybeden 40 yaşın üstündeki kadın veya erkek, tekrar iyi bir iş bulmasının hayal olduğunu gayet iyi bilmektedir. Fakat işsizliğin en yıkıcı etkilerine, uyuşturucu bağımlılığı, vandalizm ve suç şeklindeki her türlü toplumsal yan etkiyle birlikte gençlik maruz kalmaktadır. İspanya’da 24 yaşın altındakilerin neredeyse yarısı işsiz. İtalya ve Fransa’da oran dörtte birden fazla.

Şansölye Kohl, Almanya’daki işsizliği 2000 yılında yarıya indireceğine söz verdi. İsveç’in Sosyal Demokrat hükümeti de aynını yaptı. Chirac Fransa’da işsizliği azaltacağı vaadiyle seçilirken, İspanya’da Aznar 1997’nin “iş yılı” olacağı sözünü verdi. Bunları yorumlarken The Economist şöyle yazmakta:

“Şimdiye kadar, bu vaat tufanı neredeyse hiçbir sonuç vermedi. Avrupa Birliği’nde 18 milyondan fazla insan iş arıyor. Almanya’nın büyük firmaları kendilerini toparlamalarına rağmen, Almanya’da işsiz sayısı 4,5 milyon. Fransa’da işsiz sayısı 3 milyonun üzerinde. Veriler çok kötü: hiçbir toparlanma bir önceki resesyondaki işsizlik düzeyine geri dönmeyi başaramıyor.”

Goran Persson’un sözlerine rağmen İsveç’teki işsizlik oranı, eğer yeniden eğitim planları ve benzerlerini de katarsanız şu anda %13,3. Büyük bir ekonomik başarı hikayesi diye sunulan, hatta “Avrupa kaplanı” denilen İrlanda’nın resmi işsizlik oranı %11,7. Resmi işsizlik oranının “sadece” %6,2 olduğu Hollanda’da bile bu sayı gerçek durumu yansıtmamaktadır, çünkü gerçek işsizlik hesaplanırken ekonomik olarak aktif nüfusun yalnızca %62’si hesaba katılmakta, yani birçok insan topluca işgücünün dışına atılmaktadır. Britanya’da her 4 kişiden 1’i 1992’den bu yana işsizlik dönemleri yaşamıştır. Çok düşük büyüme oranlarına bağlı olan bu durum, ağır borç sorunlarına ve muazzam bütçe açıklarına yol açmıştır.

Avrupalı kapitalistler hangi araçlarla işsizliği düşürmeyi öneriyorlar? İşsizleri düşük ücretli işleri kabul etmeye zorlamak için sosyal hakları ve işsizlik ücretlerini keserek; işçi atma önündeki tüm kısıtlamaları kaldırarak (“daha esnek çalışma”); gerçek işler pahasına, iş güvencesi olmayan ve düşük ücretli part-time işleri destekleyerek. İspanya’da, 1980’den bu yana, alternatif eksikliği yüzünden bunları kabul etmek zorunda kalan birçok genç insan da dahil %30’luk bir kesim, şu anda bu tip işlerde çalışmaktadır. Koruma olmadığından, talep azaldığında ilk işten atılacak olanlar bunlar olacaktır.

Sert Maastricht ekonomik kriterleri, Avrupa’nın mevcut büyüyen açıkları ve kamu borçlarıyla devam etmesi durumunda enflasyon patlaması yaşayacağının bir kabulüydü. İtalya’da kamu borçları halihazırda GSMH’nin %125’inin üzerinde; Belçika’da GSMH’nin %130’u kadar; Almanya ve Britanya’da GSMH’nin %60’ından daha fazla. Yavaş büyüme oranları dikkate alındığında, bu borçlar artmaya devam ediyor. Eğer Avrupalı kapitalistler %6-8’lik bir büyüme hızına ulaşmayı başarsalardı, kamu harcamalarının oranlarına katlanabilirlerdi. Fakat Avrupa’daki resesyona yakın büyüme rakamları, iyileşmeye rağmen burjuvaziyi deflasyonist tedbirler almaya zorluyor. Avrupalı iktidarlar bütçeleriyle boğuşurken, muazzam kesintiler gündemdedir. Aslında kapana kısılmış durumdalar. Eğer kamu harcamalarını ve işçi sınıfının yaşam standartlarını düşürürlerse, pazarı daraltmış olurlar ve bu da büyümeyi azaltır ve yıkım derecesinde bir çöküşün, muhtemelen başka bir 1929’un yolunu hazırlar. Çözümsüz bir ikilem ile karşı karşıyalar.

Sol reformistlerin kavrayamadıkları şey, kapitalist krizin anlamıdır. Onlar, Keynesçiliğin, yani kapitalist sistemin kaldıramayacağı ve kronik enflasyona neden olacak olan artan kamu harcamalarının özlemini çekiyorlar. Kapitalistler için tek seçenek, yaşam standartlarında ve refah devletinde kesintileri hayata geçirmektir. Yaklaşan ekonomik inişte, AB iktidarları kendilerini umutsuz çelişkilere düşmüş bulacak, her biri diğerleri pahasına bir çözüm bulmaya çalışacaktır. AB krizler yüzünden felç olacaktır.

Niye Maastricht?

Marx Kapital’in sayfalarında kapitalizmin, krediler aracılığıyla kısa vadede pazarı genişleterek (elbette daha sonra onu zayıflatma pahasına) kendi doğal sınırlarının ötesine geçtiğini açıklamıştı. 1982-90 dönemindeki son patlamada, resesyondan kaçmak için kredi ve kamu harcamaları kullanıldı. Bir kapitalist açısından bu gerçekten sorumsuzluktu. Keynes’in klasik politikası, resesyondan çıkmak için devletin “para pompalaması”ndan yararlanmaktır. Patlama sırasında böyle tedbirlerin kullanılması görülmemiş bir şeydi ve kapitalistlerin resesyonun politik ve toplumsal sonuçlarından nasıl korktuklarını gösteriyordu. O dönemde resesyonu daha derin ve uzun kılarak iki yıllığına geciktirmeyi başardılar. Şimdi aynı tedbirlere tekrar başvuramazlar. Tersine. Borçların ulaştığı düzey –kamu, özel ve tüzel– onlara şu anda hâlâ sorun çıkarıyor. İşte bu yüzden onlar liberalizm maskesini bir kenara atıp, Maastricht’in savaş çığlıkları olan “dengeli bütçe” ve “sağlam maliye” bayrağı altında kapitalizmin soğuk ve açgözlü gerçek maskesini gösteriyorlar.

Krizden bir çıkış yolu bulma ümidini kesen burjuva iktisatçılar, bir o tarafa bir bu tarafa savruluyorlar, bir o bir bu politikayı destekliyorlar. Hiçbir şey anlamıyorlar ve hiçbir öngörüde bulunamıyorlar. 1980’lerin sonlarında patlamanın sonsuza kadar süreceğini düşünüyorlardı. 1990’daki resesyonu ve bunu takip eden toparlanmayı tahmin edemediler. Yükseliş döneminde Keynesçiliğe sarıldılar, 1980’lerde monetarizmin ateşli savunucuları oldular. Fakat pratikte monetarizm çoktan iflâs etmiştir. The Economist geçenlerde, 1980’lerde monetarist politikalara en hevesli olan hükümetlerin (Japonya, Finlandiya, İsviçre), hemen ardından çok büyük bir altüst oluşla yüz yüze geldiklerine işaret ediyordu. Aynı şey Maastricht ile de olacak. Pazarı o kadar sert bir biçimde küçültüyorlar ki, adamakıllı bir patlama yaşamadan derin bir çöküşle yüz yüze gelebilirler.

Maastricht anlaşması Avrupa Birliğiyle ilgili değildir, yalnızca yaşam standartlarına saldırının ve kamu harcamalarının kesilmesinin hayata geçiriliş bahanesidir. Aynı politika, ABD de dahil, bildiğimiz kadarıyla EMU’ya bağlılık niyetinde olmayan diğer tüm kapitalist hükümetler tarafından uygulanıyor. Asıl neden, toplumun servetini haddinden fazla emen ve sistemin bağırsaklarında onu kemiren büyük bir ülsere dönüşen çok yüksek düzeydeki kamu borçlarını düşürme yakıcı ihtiyacıdır. İtalya’nın kamu borçları İtalyan gayri safi milli hasılasının %120’sinden az değilken, Belçika’da bu oran %130’dur. Barış zamanında bu sayıların hiçbir geçmiş örneği yoktur. Buna dayanamazlar. Bu borçlardaki faiz geri ödemeleri ulusal bütçenin büyük bir kısmını yutmaktır. Bu geri ödemeler olmadan, bu ülkelerin çoğu bütçe fazlası verirdi. Sadece bu gerçek bile, israftaki korkunç artışı ve modern kapitalizmden ayrılamaz olan asalaklığı göstermeye yetiyor.

Bu sayılar, tüm hükümetler tarafından izlenen kamu harcamalarını acımasızca kısma politikasını açıklıyor. Bazılarının sandığı gibi, bu, kötü niyetin ve kaprisin ürünü değildir, aksine bizzat kapitalist sistemin çelişkilerinden kaynaklanmaktadır. Kapitalistler kendilerini, şeytanla okyanus arasında kapana sıkışmış buldular. Bir yandan, bütçe açıklarının devam etmesine izin verirlerse, gelecekte kontrolden çıkmış bir enflasyon tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklar. Öte yandan kamu harcamalarını kısma politikası pazarı daraltacak ve krizi derinleştirecek. Buna rağmen, kumarda her şeylerini kesinti politikasına yatırmaya karar vermişlerdir. Dünya çapındaki bu olgu, Maastricht’in arkasında yatan şeydir. Kapitalist sistem sınırlarının ötesine geçti ve şimdi yok olma sancıları altında geri çekilmeye zorlanıyor. Bu olguyu anlamayı başaramayanlar, asla Maastricht’in tam önemini kavrayamayacaklar ya da ona gerçek bir alternatif hazırlayamayacaklardır.

1992’de Maastricht ortaya çıktığında, tüm Avrupa hükümetleri ve iktisatçıları mutluluktan havaya uçmuşlardı. O zaman biz Maastricht’in “ölü doğmuş bir bebek” olduğunu, işleyemeyeceğini söylemiştik. Bu öngörü pratikte nasıl işledi?

Sorun şu ki, Avrupalı kapitalistler, genel ekonomik koşulların tam ters yönü gösterdiği bir dönemde birliğe doğru harekete geçmeye girişiyorlar. Bir ekonomik yükseliş dönemindeki gibi %5 veya 6’lık bir büyüme oranı elde edebilselerdi, para birliğini çok fazla sorunla karşılaşmadan oluşturabilirlerdi. Fakat %2-3’lük büyüme oranları veya daha azıyla bu imkânsızdır. “Esneklik” savunularının arkasında, her devletin kendi ulusal çıkarlarını koruması yatmaktadır. Eğer ortak bir para biriminde anlaşırlarsa, bundan kaynaklanan her şeyde bozuşacaklardır. Bunun dışında bin bir türlü çatışma noktası bulunuyor; sınır ötesi seyahat, pasaportlar, göç, vb.

Tüm bunlar, kapitalist temelde bir Federal Avrupa devletinin saf dışı bırakılması anlamına gelir. Özellikle gelecek iki yıl içinde kaçınılmaz olan dünya ekonomik krizi koşullarında, tüm çelişkiler ön plana geçecektir. Kendi pazarlarını ABD’ye ve Japonya’ya karşı koruma ihtiyacı yüzünden AB’nin tümüyle parçalanması mümkün görünmemektedir. Onlar “ya birbirlerine yaslanmak ya da ayrı durmak” zorundalar. Fakat Avrupa Birliği yönündeki hareket, ulusal çatışmalar ve çekişmeler denizinde batacaktır. Avrupalı burjuvalar, daha çok doğuya bakan Almanya’yla ve Almanya’nın artan gücünü dengelemek için Britanya’ya ve daha zayıf Avrupa devletlerine yaklaşan Fransa’yla bir dizi ikili anlaşma ve değişen ittifaklar yapmakla yetineceklerdir. Böyle bir durum çok istikrarsız ve her türlü patlamaya gebe olacaktır.

İşte burjuva iktisatçılarının hesaba katmadığı şey budur. Onlar için bu, bir matematik probleminden veya satranç oyunundan başka bir şey değildir. Onlar hayatın gerçeklerinden, özellikle de sınıf mücadelesinden kopukturlar. Birbiri peşi sıra pek çok ülkede halihazırda grevler ve genel grevler olmaktadır. Bu Avrupa işçi sınıfının uyandığının işaretidir. Görülmesi gereken en önemli şey budur.

Kesinti politikası çoktan başladı. 1997 sonuna kadar, Fransa bütçe açıklarını üç yıl içerisinde GSMH’nin yaklaşık yarısına indirmiş olacak. İtalya dört yıl içerisinde en az üçte ikiye indirmiş olacak. Refah devletinin eski kalesi İsveç’te, daha üç yıl önce GSMH’nin %12’si olan bütçe açığı şimdi %3’e indirildi. Kapitalist sistem açısından, bu, “ilerlemeyi” temsil ediyor, ama halk kitleleri açısından yaşam koşullarına ve standartlarına çok şiddetli bir saldırı anlamına geliyor. Burjuvazinin en kalın kafalı kesimi dışında herkes bunun toplumsal sonuçlarının farkına varıyor. The Economist şöyle yazıyor: “Bu çabalar düşük büyüme, az kâr ve toplumsal huzursuzluk korkunç manzarasının doğmasını kolaylaştırdı.” (The Economist, 18.01.1997)

Maastricht şartlarının sıkı uygulanması, işçileri ücret kesintilerini ya da iş kayıplarını veya her ikisini birden kabul etmeye zorlar. Bu, Almanya, Fransa ve İtalya’da son iki neslin alıştığı refah devletinin sonu olur ve kırk, elli yıldır işçi ve sendika hareketinin elde ettiği yarı-uygar bir varoluşun unsurlarının yok edilmesi ve tüm eski güvencesizlik ve yoksulluk kâbusunun geri dönüşü anlamına gelir. Fakat bu politika, Avrupa Birliği’ne şüpheyle yaklaşanların [Eurosceptics] bizi inandırmaya çalışacağı gibi, yalnız Avrupa para birliğinin mantığından kaynaklanmamaktadır. Aslında bu politika Britanya’da zaten uygulanmaktadır; üstelik Birleşik Krallık’taki başlıca politik partilerin “Maastricht”e karşı düşmanlıklarını açıktan göstermelerine rağmen.

Alman, Fransız ve Belçikalı işçiler, Kanalın öte tarafındaki koşullara bakıp, “bize göre değil” diyorlar. Fakat Maastricht’i bahane eden Avrupalı patronlar, kendi sınıfsal bakış açılarından, dengeli bütçelerin ve “sağlam paranın” altın çağı gibi görünen döneme –Birinci Dünya Savaşı öncesine– geri dönmeye çalışıyorlar. Bir kapitalist açısından bu mantıklı bir tutumdur. Ya da Shakespeare’in Hamlet’teki ifadesiyle: “Çılgınlık da olsa, bunda yöntem var!” Böyle bir politika tüm çelişkileri daha da azdıracak ve ülkelerde ardı ardına sınıf mücadelesinin patlamasına neden olacaktır. Aslında son iki yıldır Fransa, Almanya, İtalya ve Belçika’daki gösterilerin ve grevlerin gösterdiği gibi, bu süreç çoktan başlamıştır. Bu yalnızca başlangıçtır.

Fransa

Fransız sağının seçim yenilgisi uluslararası burjuvaziyi şaşkına çevirdi. Bunu beklemiyorlardı, hele hele Ulusal Mecliste 150 yılın en büyük sağ çoğunluğunu Sosyalistlerin ve Komünistlerin büyük çoğunluğuna dönüştüren solun zaferinin ölçeğini hiç beklemiyorlardı. Bu sonuç –Britanya’daki genel seçimde Muhafazakârların ağır yenilgisiyle birlikte– “kamuoyunun” soldan sağa ve tekrar sola şiddetli savrulmasıyla belirlenen toplumdaki muazzam istikrarsızlığın açık bir işaretidir. Bu, Marx’ın sınıf mücadelesinin her zaman sonuna dek götürüldüğünü söylediği ülkenin, yani Fransa’nın tarihinde yeni ve fırtınalı bir dönemi açıyor.

Almanya’ya ayak uydurmanın gerilimi altında, Fransız kapitalizmi çökmeye başladı. Aslında Fransa, Almanya’dan çok zayıftır. Aynı sınai temele sahip değildir. Sefil derecede yavaş olan büyüme 1996’da sadece %1,3’tü ve işsizlik de %13 civarındaydı. Ekonomik büyümeyi desteklemek için faiz oranlarında yapılan indirim, frankı mark seviyesinde tutma ihtiyacı yüzünden hükmünü yitirdi. “Franc fort” (güçlü frank) politikası Fransız sanayiindeki ağır sorunları iyice azdırdı ve resesyonu derinleştirdi. Maastricht politikasının anlamı tam da budur! Kamu sektörü bütçe açıkları 1996 sonunda GSMH’nin %4’ü olarak tahmin ediliyordu. 1997 bütçesi büyümeyi teşvik etsin diye vergi indirimleri içerirken, aynı zamanda kamu harcamalarını dondurmaktadır. Bu temelde bütçe açığı ancak asgari düzeyde kapanacak olmasına rağmen Chirac %3’lük Maastricht hedefine ulaşmakta ısrar ediyor. Peki nasıl? Fransız Telekom’un satışından gelen parayı hesaba katarak. Fakat bu, durumun temelini değiştirmeyecektir, çünkü satış tek seferlik bir kazanç iken, bütçe açığı yapısal ve süreklidir. Öte yandan kamu harcamalarının dondurulması, gerçek anlamda bir kesintiyi temsil etmektedir ki, bu da Fransa’da son dönemlerde bilinmeyen bir şeydir.

Sınai ihtilaflar dalgası, seçim düzleminde sola kayışı hazırladı. Beş milyon kamu işçisinin, ödemelerin dondurulması önerisini protesto etmek için gerçekleştirdiği bir günlük grev, Fransız kamuoyunun çoğunluğunun açık desteğini aldı. The European (12.10.1995) şuna dikkat çekiyordu: “Günlük gazete Le Parisien’in kamuoyu yoklaması, Fransız halkının %57’sinin grevin yanında iken, sadece % 26’sının ona karşı olduğunu gösteriyordu.” Fransız toplumunun ruh halinde bir değişimin başladığını gösteriyor bu. Aynı olgu bir yıl sonra, 1996 Aralığındaki muhteşem grev hareketinde de görülebiliyordu. Kamyon şoförlerinin grevi, işçilerin ellerinde yatan muazzam gücü açığa çıkartan hayret verici bir hareketti. Bu grup tek başına Fransız ekonomisini (ve Avrupa’nın geri kalanını) felç edebildi ve hükümeti dize getirdi. Her ne kadar geleneksel olarak sınıfın en ileri katmanları arasında yer almasalar da, kamyon şoförleri, büyük bir kararlılık, militanlık ve canlılık gösterdiler ve taleplerini elde ettiler. Daha önemli olan ise, grevden kaynaklanan sıkıntıya rağmen, halkın üçte ikisi onları destekledi. Aynı biçimde, grev yabancı şoförlerin büyük bir kısmına zarar vermesine rağmen, onlar da Fransız kardeşleriyle aynı duyguları paylaştıklarını ve dayanışmalarını ifade ettiler.

Tabandan gelen dalga sonucunda sendikalarda bir değişim başlıyor. Force Quvriére, Komünist CGT’den sağ kanat olarak ayrılmak suretiyle oluşturulmuştu ve neredeyse bir şirket sendikasıydı. Fakat tabandan gelen baskı onları militan bir konuma, hatta 1995 Aralığındaki kamu sektörü grevlerindeki CFDT ve CGT’nin de soluna itti. 1968’den beri solda olan CFDT ise tam aksine sağa doğru gitmişti. Fakat bu da CFDT saflarında Tous Ensemble (“Hep beraber”) adıyla örgütlenen büyük bir sol muhalefet doğurdu. Bu, önümüzdeki dönemde tüm sendikalarda meydana gelecek bir iç ayrışma sürecinin başladığını gösteriyor. Toplumdaki sağ-sol kutuplaşması, er veya geç ifadesini sendika kadrolarında da bulacaktır.

Chirac parlamentoda muazzam bir çoğunluğa sahip olmasına rağmen (Ulusal Meclisteki 577 sandalyeden 464’ü), iktidarda beş yılı daha garantiye alma ümidiyle, halk tarafından benimsenmeyen kemer sıkma politikalarını izlemek için, erken genel seçim çağrısı yapmaya karar verdi. Bunun doğuracağı patlamalı sonuçlara rağmen, Fransız egemen sınıfı, Avrupa’daki ikinci komutan konumunu yitirmemek için her şeyi göze almakta ve kan ter içinde oflaya puflaya küfrederek daha güçlü komşusundan geri kalmamaya çalışmaktadır. Fakat dıştaki birlik görüntüsüne rağmen, tüm süreç çelişkilerle doludur. Fransa’nın Avrupa para birliğine katılması giderek belirsizleşmektedir. Paris-Bonn Ekseni söylemine rağmen, Almanya’yla ilişkiler gerilmektedir. Geçtiğimiz günlerde bir Alman yetkilinin Fransız seçim kampanyası sırasında sarf ettiği sözler basında yer aldı: “Eğer reform politikaları (yani daha çok kesinti, AW) aleyhine güçlü bir gidişat olursa, Fransız hükümetinin hangi yolu izleyeceğini sormamız gerekecek.” (Business Week, 05.05.1997)

Sosyalistlerin hızlı yükselişi, hem egemen partileri hem de Chirac’ın Maastricht’in Kutsal Kâsesinin[5] peşinde yaşam standartlarını düşürmekte yeterince gayretli olmamasından şikayetçi olan yabancı “uzmanları” şaşırttı. Gerçekte, bu tümüyle tahmin edilebilir bir gelişmeydi. Fakat Chirac’ın başka seçeneği yoktu, çünkü bir yıl daha beklemiş olsaydı durum daha da kötü olurdu. Fransız seçimleri, belki Britanya’nınkinden daha fazla, toplumda, özellikle de orta sınıfta varolan ve sola, sağa ve yine sola keskin savrulmalarla belirlenen son derece değişken ruh halini açığa çıkardı. Lenin’in çok önce açıkladığı gibi, bu, derin bir toplumsal krizin belirtilerinden biridir. Fransız egemen sınıf kesimleri, şimdiden devrimden bahsediyorlar, tıpkı geçen yılın Kasım ayında, 1788’den dem vurarak “bir devrim çağındayız” diyen Gaullcü eski içişleri bakanı Charles Pasqua gibi.

Almanya

Almanya’nın kamu açığını %4’ten %2,5’e (Maastricht’in gerektirdiği %3’ten daha aşağı bir seviye) indirme çabası içindeki Kohl, bölgesel düzeydeki diğer kısıntıların yanı sıra, federal harcamalarda %2,5’lik bir kesintiyi de kapsayan 70 milyar marklık (30 milyar pound) bir harcama kısıntısı programı önerdi. Önerilen tedbirler arasında, işsizlik sigortasının dondurulması, tıbbi yardımlarda kesintiler ve emeklilik haklarında indirimler bulunuyor. Ayrıca kadınlarda emeklilik yaşının 60’tan 65’e çıkarılması için uzun dönemli öneriler de var. Sanki bunlar yetmezmiş gibi, Alman iş yasalarında, işverenlerin maliyetlerini azaltmayı, onlara işçi atmada daha fazla özgürlük tanımayı ve hastalık ödeneğini[6] normal kazancın %100’ünden %80’ine indirmeyi amaçlayan bir dizi değişiklik önerildi.

Burjuva hükümetler, her zaman işçi sınıfını sendikaların ve işçi hareketinin yönetici katmanı ile karıştırma hatasını işler. Kohl kesinti programını ilân ettiğinde, Alman sendika önderleri buna ulusal çapta kitlesel bir gösteri çağrısıyla yanıt verdiler. Aslında bu, 15 Haziran 1996’da Bonn’da bir araya gelen 350.000 işçiyle, Hitler öncesinden bu yana yaşanan en büyük gösteri idi. Fakat tipik olarak, önderler, bira, sosis ve balonlarla zararsız bir karnaval havası vererek gösteriyi sulandırdılar. Kapitalistlerin temsilcileri, kendi zafer şenliklerinden geri duramazlardı. Kahkahalar atıp kesintilerine devam ettiler. Bu davranış kesinlikle, sendika önderlerinin tüm dünyadaki tipik davranışıdır. Tabandan gelen baskıyla gösteri çağrısı yapmak zorunda kaldıklarında bile, onu sınırlamak, boş bir harekete ve deşarj aracına çevirmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Her zaman olduğu gibi, zayıflık saldırıyı davet eder. Böyle bir davranış (bazı anlaşılmaz nedenlerle onlar bunu “gerçekçilik” sayıyorlar) yalnızca işverenleri sonraki saldırılar için cesaretlendirir.

Ne var ki durumu ve işyerindeki gerçek havayı tümüyle yanlış anladılar. Aslında “gerçekçi” sendika liderlerinin işçilerle teması kalmamıştı. Hatta işyeri temsilcileri bile, sınıfta yavaşça biriken öfke ve acı dolu havayı yansıtmıyorlardı. Bu hava hastalık ödeneğini normal kazancın %100’ünden –ki bu Alman işçi sınıfının önemli bir zaferidir– %80’ine indirme girişimine tepki olarak gelişen kendiliğinden bir gayri resmi grevler dalgası şeklinde açığa vuruldu. Kohl’ün ilânı, işyerlerinde, hem işverenlerin hem de sendika liderlerinin ağızlarını açık bırakan bir patlamayla karşılandı. Ekim başlarında, fabrika yönetimi, bu kesintiyi gerçekleştireceğini, böylece fabrikadaki işçilerle yapılan toplu sözleşmeyi yırtıp attığını ilân ettiğinde, kıvılcım Mercedes Benz’in işçileri tarafından ateşlendi. Derhal greve gidildi ve Mercedes Benz geri adım atmak zorunda kaldı. Güney batıda ve Kuzey Ren Westfalya’da çelik işçilerinin kitlesel gösterileri oldu. Burada kaydedilmesi gereken en ilginç şey, şimdiye kadar Alman işçilerinin yasadışı grev geleneğinin olmamasıdır. Ama bu hızla değişiyor. Stuttgart işletmesinden Mercedes işyeri temsilcisi Tom Adler’in yorumları, işçilerin ruh halini yansıtıyordu:

“Basınç tabandan geldi. Yönetim kurulunun %80’e indirme kararı aldığı günün ertesi sabahı, sabah vardiyası greve çıktı. Bu kendiliğinden bir hareketti, ne IG Metal tarafından ne de yerel işyeri temsilcileri komitesi tarafından örgütlenmişti. Öğlen vardiyası ve gece vardiyası da kendiliğinden greve çıktılar. Fabrika kapısının dışındaki topluluk iyi görünüyordu ve işçilerin kitlesel öfkesini ifade ediyordu, bu daha önce çalışma arkadaşlarımda hiç görmediğim bir şeydi. Bu, neredeyse her şeyin mümkün olduğu bir durumdu. Bu günlerdeki olaylar bir şeyi gösterdi: Bilinç büyük sıçramalar yapabiliyor. Greve katılmadan bir gün önce pasif ve isteksiz olan pek çok işçi, bir şeylerin yapılması gerektiğini anlamıştı.” (Socialist Appeal, Kasım 1996)

Mercedes işçileri patronlara geri adım attırmayı başardılar, ama patronlar kaçınılmaz olarak yeniden bir araya gelecekler ve sonra başka bir saldırı düzenleyecekler. İşçilerin son 50 yıldır elde ettikleri tüm kazanımları yok etmeye çalışmaktan başka bir alternatifleri yok. Bu, Alman işçi hareketinde tümüyle yeni bir dönemin başlangıcıdır. Eski sınıf işbirliği ve “işçilerin katılımı” (Mittbestimmung) politikaları, egemen sınıf tarafından bir gecede rafa kaldırıldı. İşçiler, meydan okumaya hazırlandıklarını gösterdiler.

Şimdi Kohl, “asla %3’e çakılıp kalmadım” diye ilân ediyor. Kohl’ün ne pahasına olursa olsun para birliğini dayatma yönündeki umutsuz çabaları, kendi hükümeti ile güçlü Bundesbank’ın[7] arasının açılmasına neden oldu. Bir parça yaratıcı muhasebeyle ayan beyan bir manevra yaparak %3 hedefine ulaşmak isteyen Kohl, Bundesbank’tan devletin altın rezervlerinin değerini yükseltmesini talep etti. Böylece sihirli bir değnek darbesiyle, büyük miktarda bir fon açığa çıkmış ve bütçe açığı azaltılmış olacaktı. Ne yazık ki Bundesbank böyle el çabukluklarından hoşlanmaz. Her şey bir yana, böyle uluorta bir numara, Bonn tam da aynı şeyi yaparken, İtalya, İspanya ve diğer zayıf devletleri, bütçe açıklarını kapatmak için üçkâğıda başvurmaları nedeniyle ayrıcalıklı EMU kulübü üyeliğinin dışında tutmayı savunmayı zorlaştırırdı. Hayır! Oyunun adı el çabukluğu numaraları değil, kamu harcamalarına ve yaşam standartlarına var güçle saldırıdır ve Bundesbank bundan azını kabul etmeyecektir!

İtalya

Geçmiş dönemin tüm övünmelerine rağmen görece zayıf bir ekonomi (en azından Almanya ve Fransa ile karşılaştırıldığında) olarak kalan İtalya’da korkunç bir kriz var. 1996’da ekonomi sadece %0,7 büyüdü ve birçok İtalyan işadamı resesyondan korkuyor. İç talep zayıf ve yatırım çok düşük. İşsizlik %12’den fazla. 1996 Ocağıyla Ağustosu arasında, büyük imalatçılar ve ağır sanayiciler, işçilerinin %2,4’ünü sokağa döktüler. Kamu borçları GSMH’nin %123’ü; AB’deki en yüksek ikinci ülke (Belçika’dan sonra). Merkez sağın onlarca yıllık istikrarsız koalisyon hükümetlerinden sonra, İtalyan egemen sınıfı şimdi, kesinti politikalarını “Avrupa” bayrağının arkasına saklanarak uygulamak için, Romano Prodi’nin merkez sol “Zeytin ağacı” koalisyonuna yaslanmaya çalışıyor.

1992’de sterlinle birlikte Avrupa Kur Mekanizmasından (AKM) nezaketsiz bir şekilde atılan liret, 1996 Kasımında tekrar bu mekanizmaya dahil oldu. Aslında 1992’de liretin devalüasyonu İtalyan (ve Britanya) ihraç ürünlerine yararken, en çok Fransa’yı kızdırdı. Fakat daha başından, Bundesbank’ın sözcüsü Hans Tietmayer, her ne kadar İtalya AKM’ye tekrar katılmışsa da, Avrupa tek para birimine kabulünün hiçbir suretle garanti edilmediğini söyleyerek, işi açıklığa kavuşturdu. Maastricht anlaşması imzalandığında, Almanya, yeni para biriminin güçlü olmasını garantileyecek sert koşulların eklenmesinde ısrar etti. Bu, tüm adayların, düşük enflasyona, uzun vadeli düşük faiz oranlarına, istikrarlı kur oranlarına ve düşük kamu sektörü bütçe açıklarına ve borcuna sahip olması anlamına geliyordu. Bu da Almanya, Fransa, Benelüks ülkeleri[8], Avusturya ve belki İrlanda demek oluyordu. (Hatta bu, İrlanda ve Belçika için esnek bir borç kriterinin kabulü anlamına gelirdi.) İtalya’nın buna girmesi beklenmiyordu. Bu nedenle özellikle Almanlar, İtalya’yı (veya İspanya’yı) kabul etmeden önce en sert koşullarda ısrar etmişlerdi.

Paradoksal olarak, İtalyan burjuvazisi AKM’ye katılarak büyük bir avantajı geri tepti. Gördüğümüz gibi, liretin devalüasyonu, Avrupa pazarlarına yağan İtalyan ihraç ürünlerine büyük bir itilim verdi, özellikle de ülkenin kuzeydoğusunda. Bu rekabet avantajı şimdi kaybolacak. Dış pazarlar liretin değerlenmesi ile küçülürken, İtalyan iç pazarı da kesintilerle daralacak. Fransız ve Almanlardan geri kalmama boş uğraşı içindeki Prodi hükümeti, Maastricht bahanesini kullanarak kötü bir kesinti politikası dayatırken, zor duruma düştü. The Economist bunu müstehzi bir biçimde şöyle ortaya koyuyordu: “Maastricht kriterleri önemlidir, ama refah devletinin tırpanlanmasını gerektirir. Bay Ciampi, «söz veriyorum, yapacağız» diyerek alelacele cevap verdi.” 1997 bütçesinde 62 trilyon liretlik bir kesinti söz konusuydu; üstelik bu, 1996 ek-bütçesindeki 16 trilyon liretlik kesintiye ve “Avrupa vergisi” diye adlandırılan bir vergiye ve Maastricht şartlarını yerine getirmek üzere 15 trilyon daha bulmak için Paskalya’dan hemen önceki bir başka ek-bütçeye ilâveten yapılıyordu. Bu sürekli kemer sıkma, İtalya’yı EMU’nun ilk dalgasına katılmak için ihtiyaç duyulan düzeye getirmeyi başaramayacak, aksine belli bir aşamada, Fransa’da olduğu gibi, toplumsal bir patlamaya yol açacaktır.

Britanya’nın Konumu

Geçmişte, sanayileşmedeki önderliğiyle Britanya dünyanın atölyesiydi. Fakat tarih ilginç oyunlar oynuyor. Kapitalist çürüme dönemi olan günümüzde, Britanya her alanda en gerici politikaların izlenmesine önderlik ediyor. Thatcher döneminde Britanya’nın imalat sanayiinin dörtte biri yok edildi ve bu sanayinin yerini en asalak sektörler olan bankacılık, sigortacılık ve hizmet sektörleri aldı. Britanya, kısmen, asalak bir rantiyeci devlete, Avrupa açıklarındaki önemsiz bir adaya, ABD emperyalizmin bir uydusuna, varolmayan bir “özel ilişki” saçmalığıyla gizlenmeye kalkılan utanç verici bir bağımlılığa dönüştürüldü. Gerçekte Washington, gerektiğinde Avrupa’daki çıkarlarını savunmak için Britanya’yı bazen maşa olarak kullansa da, Bonn’la olan bağlarına Londra’dan çok daha fazla önem vermektedir.

Ezop masallarındaki kurbağalar gibi, Britanyalı kapitalistler de ekonomik alandaki farazi başarılarıyla böbürlenerek şişiniyorlar. Bu kuyruklu bir yalandır. Muhafazakâr hükümetin yönetimi altında, Britanya’nın sınai temeli kısmen yok edildi. Bütün tarih, düşük ücretlere dayalı bir ekonominin, yüksek ücretlere, yüksek üretkenliğe ve modern makinelere dayalı bir ekonomiye asla üstün gelemeyeceğini gösterdiği halde, Britanya ekonomisi düşük ücretli, düşük vasıflı, geri bir ekonomiye dönüştürülmüştür. Tümüyle gerici olan Britanya egemen sınıfı, Britanyalı işçileri Avrupa’nın kulilerine[9] dönüştürmeye uğraşıyor. Bu sınıf, sistemli olarak refah devletinin içini boşaltmış ve özellikle toplumun en yoksul kesiminin yaşam standartlarını düşürmüştür. Bazı bakımlardan, bu kesim, Dickens’ın romanlarındaki ücret ve çalışma saati koşullarına, vahşi bir işsizlik, hastalık ve evsizlik durumuna hızla geri dönüyor. Bu model, böylesi bir politikanın toplumsal sonuçlarından korkmakla birlikte, Avrupalı patronların pek çoğuna cazip bir model olarak görünmektedir. Açgözlü, cahil ve zıpçıktı orta sınıf Muhafazakâr liderlerin yeni nesli ise, çelişki üzerine çelişki yığan ve gelecek dönemde toplumsal bir patlamayı hazırlayan faaliyetlerinin sonuçlarını göremeyecek kadar kördür.

Bununla birlikte, Bundesbank liret ve sterlini AKM’den nazik olmayan bir biçimde çıkardığında ve Britanya ile İtalya’yı 1992’de paralarını devalüe etmeye zorladığında, gerçek güçler dengesi bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Bundesbank gerçek patronun kim olduğunu bu suretle göstermişti. Britanya egemen sınıfının en gerici kesimi ve en kalın kafalı unsurları, Avrupa’da Alman kapitalizminin gücü karşısında boyun eğme düşüncesine içerliyorlar. Bunlar, Britanya’nın Avrupa’da ve dünyadaki rolüne ilişkin görkemlilik hayallerinden mustaripler. Muhafazakâr Partinin Avrupa Birliği’ne şüpheyle bakan kanadı tarafından temsil edilen bu kesim, Britanya’nın eski gücü ve nüfuzunun kaybolmasını kendilerine yediremiyor. Geçmiş imparatorluk zaferlerine dönmeye can atıyorlar ve bu gücün Britanya’nın artık mevcut olmayan sınai tekeline dayandığı gerçeğini göremeyecek kadar körler. Avrupa’dan “bağımsız” olma arzusu, Britanya’nın Birleşik Devletler’e bağımlılığı gerçeğini gizliyor yalnızca.

Fakat hem sınai üslerini hem de sömürgelerini kaybeden Britanya’nın, artık tümüyle Avrupa pazarına bağımlı olduğu gerçeği olduğu gibi durmaktadır. Birlikten çekilme düşüncesi tamamen bir ütopyadır. Bu, Britanya kapitalizmi için en büyük yıkım olurdu. Bu gerçeklik, Muhafazakâr Parti önderliğine hâlâ hakim olan büyük tekellerin belirleyici bir kesimi tarafından biliniyor ve bu kesim şüpheci kanadın baskılarına direniyor.

Muhafazakâr Parti içindeki bu ihtilâf, 150 yıldan bu yana görülen en ciddi ihtilâftır. Britanya kapitalist sınıfının sınai kanadı (ve Avrupa ile bağlantılara sahip mali sermaye kesimi), günümüzde Avrupa dışında kalmış bir Britanya’nın hiçbir geleceğinin olmadığını çok iyi biliyor. Eski sömürge pazarları büyük ölçüde yok olmuş ve Amerikalılarla Japonlar tarafından paylaşılmış durumdadır. Britanya’nın imalât temelinin çöküşü o boyutlardadır ki, sanayinin büyük bir kısmı artık yabancıların ellerindedir. Muhafazakârlar, gerçekte iki şeyden –“kuli” düzeyindeki ücretler ve Britanya’nın Avrupa pazarına girmesi– kaynaklanan bu olguyla övünmektedirler.

Güney Kore ve Japonya gibi ülkeler, ürünlerini Avrupa’ya sokabilmek için Britanya’yı bir sıçrama tahtası olarak kullanmak, Avrupa Birliği’nin gümrük duvarlarını böylece aşmak istiyorlar. Aslında, “Britanya yapımı” Japon ve Kore arabalarının ne ölçüde Britanyalı olarak görülebileceği konusunda Avrupa Komisyonuyla sert bir tartışma yaşanıyor. Açıktır ki, Britanya AB’den çıksaydı ya da EMU’ya katılmayı reddetseydi, en azından bu sermaye kesimini kaybederdi. Britanya’nın ihraç mallarının çoğu Avrupa Birliği’ne gitmektedir, sınai ürünlerinin yüzde 60’ı da öyle. Britanya, ABD’ye sattığından çok daha fazlasını Almanya’ya satmaktadır; altı Asya “kaplanı”na, artı Çin’e ve Filipinler’e sattığından daha fazlasını Hollanda’ya; Bütün Latin Amerika’dakinden daha fazlasını İsveç’e; Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika’dakinden daha fazlasını ise İrlanda’ya satmaktadır.

Sınai temelinin müthiş zayıflaması dikkate alındığında, Britanya kapitalizminin AB içindeki geleceğinin hiç de iç açıcı olmadığı doğrudur. Fakat onun dışında bir gelecek de söz konusu değildir. Şu anda birlikten ayrılma, ağır bir ekonomik resesyona yol açan, bütün toplumsal çelişkileri şiddetlendiren ve hatta İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’daki etkilerin bir sonucu olarak bizzat Birleşik Krallık’ın birliği konusunda bile sorun yaratan bir yıkım olur. Böylesi bir dağılmanın mesela derin bir çöküş yaşandığında gerçekleşebilmesi tümüyle ihtimal dışı değildir, ama ayrı durma korkusu yüzünden birbirlerine yaslanmaları çok daha muhtemeldir. Temel neden her zaman aynıdır; hiçbir Avrupa devleti, mevcut dünya ekonomisi koşullarında gerçekten ayakta kalamaz. Amerika ve Japonya’ya karşı rekabette kendilerini korumak için, tatsız bir birlik içinde birbirlerinden ayrılmamak zorundadırlar. Fakat bu, Birliğin kurucularının tahayyül ettikleri bir Federal Avrupa düşüncesinden hâlâ çok uzaktır.

Küçük Devletler

Şu ana kadar Almanya, Avrupa Birliği’nin masraflarını, kendi hazinesine epeyce bir yük bindirerek finanse etti. Birliğin daha yoksul devletleri (Yunanistan, İspanya, Portekiz, kısmen İtalya ve İrlanda) bu durumdan istifade ettiler. Bu, söz konusu ülkelerin “Avrupa idealine” duydukları hevesi açıklamaktadır. Fakat artık durum değişmeye başlıyor. Almanya’nın birleşmesi ters bir etki yarattı. Bir yandan, Avrupa’nın ortasında güçlü bir devlet yaratarak Alman emperyalizmini güçlendirdi. Fakat öte yandan da, mali sistemine korkunç bir yük getirerek Almanya’yı zayıflattı. Doğu Alman halkına, Doğu Alman markını Batı Alman markıyla bire bir değiştirme şeklinde büyük bir rüşvet vererek Doğu Almanya’yı satın alma kararı, aslında oldukça pahalıya patladı. Buna ek olarak, Doğu’nun ekonomisiyle birleşmenin maliyeti, alt yapıyı düzeltme işlemleri vs., Almanya’nın devasa kaynaklarına bile ciddi bir yük getirdi.

Bütün bu harcamalara rağmen, Doğu’nun sorunları çözülmedi. Kitlesel bir işsizlik ve Doğu Almanlara ikinci sınıf vatandaş olarak muamele edilmesine karşı büyüyen bir kin söz konusu. Doğu Almanya neredeyse bir sömürgeye ya da daha çok İtalyan Mezzogiorno’suna[10] benziyor. Başlangıçta, kanalizasyon, yol ve telefon altyapısına dönük yatırımlar inşaat sektöründe bir patlamaya yol açtı, ki bu aslında gerçek durumun üstünü örtmüştü. Fakat artık durum bu değil. Doğu’da ve Batı’da yüksek bir işsizlik hakim. Almanya’da Hitler’den bu yana ilk kez 4,5 milyon işsiz var. Alman kapitalistler, kamu harcamalarında kesintiye gitme gereksinimiyle yüz yüzeler. Bu da, AB bütçesine böyle cömert katkılarda bulunmaya güçlerinin yetemeyeceği anlamına geliyor. Gelecekte, yapacakları yardımları kendi çıkarlarına bağlamayı güvence altına alacaklar. Yunanistan’daki durum halihazırda budur; Avrupa Birliği’nden inşaat projeleri için gelen para, Alman firmalarıyla yapılacak sözleşmelere bağlanmıştır.

İşçi Hareketi

Artan toplumsal kutuplaşmanın işçi sınıfı içinde derin bir etkisi olacaktır. Sınıflar arasındaki uçurum giderek artacaktır. Bir müddet sonra, çalışanların bilinci dönüşecektir. Bütün eski yanılsamalar, muazzam bir sola kayışı hazırlayarak yok olacaktır. Belli bir aşamada, bu gelişme işçi sınıfının kitlesel örgütlerinde de yansımasını bulacaktır. Geçtiğimiz dönemde, işçi partilerinin ve sendikalarının önderleri sağa kaydılar. Bu önderler kapitalizmin krizinin derinliğini anlamıyorlar ve hiçbir perspektife ya da alternatife sahip değiller. Sağcı önderler her zamanki gibi egemen sınıfın görüşlerinin sadece zayıf bir yankısıdırlar. “Sol” burjuva politikacılardan neredeyse ayırt edilemez durumdadırlar. Kapitalist yükseliş döneminde, önemsiz reform umutları verebiliyorlardı, ama artık bunu bile yapamazlar. Bunların programı esas olarak kapitalist partilerinkiyle aynıdır; kesintiler, harcamaların azaltılması, yaşam standartlarının düşürülmesi. Böylece, reformizmin tam bir iflâsını görüyoruz.

Bununla birlikte, reformizmin sol kanadı da gerçek bir alternatife sahip değildir. Onlar da krizin gerçek doğasını anlayamamakta ve en azından tutarlı olan sağ kanadın argümanlarını yanıtlayamamaktadırlar. Eğer kapitalizmin varlığını kabul ediyorsanız, onun kurallarını da kabul etmek zorundasınız. Sollar kapitalizmin lağvedilmesini savunmazlar, ama biraz ulusallaştırma, daha fazla kamu harcaması ve daha fazla reformla birlikte, belirsiz terimlerle karma bir ekonomiden söz ederler. Günümüzde bu bir hayaldir. Eski Keynesçi model her yerde iflâs etmiştir ve diriltilemez. Yarı yarıya politikasını hayata geçirme girişimi, enflasyonda patlamalara, yatırımların ve dövizin düşmesine ve öncekinden daha kötü bir duruma yol açacaktır. Hiç kimse bu tür düşünceleri ciddiye almıyor. Pek çok sol reformistin bu politikalara gerçekten inandığı da şüphelidir, zaten, her ne kadar gelecek dönemde bu durum değişecek olsa bile, bugün her yerde sağ kanat tarafından yenilgiye uğratılmış olmalarının gerçek nedeni de budur.

Tam da “pazar” her yerde gözden düştüğünde, reformist liderlerin ona sarılmak için koşturmaları ironiktir. Onları büyük bir sürpriz bekliyor. Özellikle yeni bir resesyon olursa –ki gelecek birkaç yıl içinde kaçınılmazdır– bu örgütler, sendikalar başta olmak üzere, tepeden tırnağa sarsılacaklardır. Sendikaların şu anki liderleri, tıpkı kendilerinin siyaset alanındaki kopyaları gibi, kapitalizmin basıncını yansıtarak bir hayli sağa kaydılar. Fransa’da Nicole Notat, İspanya’da Antonio Gutierrez ve Britanya’da John Monks ve Almanya’da Hubertus Schmoldt, bu yeni türden sendika liderlerinin tipik temsilcileridir. Bunlar, tam da böyle bir “konsensüs”ün nesnel temeli ortadan kalktığı dönemde, geçmişin bütün kazanımlarından vazgeçerek ve sermayeyle “konsensüs” için çabalayarak “devlet adamlığı” niteliklerini göstermeye can atıyorlar. Düşündükleri türden büyük realistler olmak bir yana, en kötü ütopyacılardır. Kendilerini artık varolmayan bir kapitalizme dayandırmaya çalışıyorlar. İleriye değil geriye bakıyorlar. Dahası, bunların sözde pratik politikalarının, istenene zıt sonuçları vardır. Zayıflık saldırıyı da beraberinde getiriyor. Attıkları her geri adım için patronlar onlardan iki adım daha istiyor. Bir sendika liderinin, ücretlerin ve koşulların mevcut düzeyini korumak gibi en temel görevini yerine getirmekten bile acizler. Bununla birlikte işverenlerin saldırısı, birbiri ardına pek çok ülkede sendikaların köklü bir değişimden geçmesi için de zemin hazırlayacak olan şiddetli bir tepkiyi hazırlıyor. Sağ kanat liderler, ya mücadeleye önderlik etmek zorunda kalacaklar ya da bunu yapmaya hazır olan birilerinin yolunu açmak üzere kenara itilecekler.

Fransa’da yaşanan olaylar geleceğe ayna tutuyor. 1995 sonlarındaki büyük grevleri takiben, CFDT içinde bir hoşnutsuzluk filizlenmeye başladı. İtalya’da Cofferati, emekli maaşları konusunda Dini ile “uzlaşmayı” savunuyor. İspanyol CCOO ve UGT liderleri, emeğin esnekleştirilmesi için sağcı PP hükümetiyle anlaşma imzalıyorlar, yani patronların işçileri atmasına yeşil ışık yakıyorlar. Üstelik İspanya’da resmi işsizlik oranı %23’ken bunu yapıyorlar. Tabandan gelen protestolardan ve grev dalgasından önce, Alman sendika liderleri de, Kohl hükümeti tarafından önerilen kesintiler konusunda işbirliği yapmaya istekli olduklarını açıklamışlardı. Bu, sendika liderlerinin tüm dünyadaki tipik davranışıdır. Şimdi hepsi refah devletinin bir “reform”a ihtiyaç duyduğunu, yani kesintileri kabul ediyorlar.

EMU Başarılı Olacak mı?

EMU’ya giden yol güçlüklerle doludur. Beş yıl önce, bunu başarmanın mümkün olmadığını düşünüyorduk. Her ne kadar para birliğini savunanlar kabul etmese de, orijinal Maastricht şartlarının bir dodo[11] kadar ölü olduğu gerçektir. Onlar ancak, her türlü numara, yalan ve “yaratıcı muhasebecilik” temelinde ilerleyebilirler. Para birliğine geçişin son mühleti 1997’den 1999’a ertelenmiştir ve aslında tam geçiş 2004’e kadar gerçekleşmeyecektir. O güne kadar pek çok şey olabilir. Yaşanacak bir resesyon kuşkusuz tüm çelişkileri daha da keskinleştirir ve belki de bütün işleri berbat edebilir. Hatta şu an, Almanya içinde bile Maastricht’e muhalefet artmaya başlıyor.

Geçenlerde Süddeutsher Zeitung’da yayınlanan “Herkes İçin Bir Euro” adlı makalede de, bu ruh halinin bir yansımasını görüyoruz:

“Karar günü yaklaştıkça, bu kararın ciddi olarak alınamayacağına dair kuşkular artıyor. Aralarındaki anlaşmazlıklar devam ettiği için, başbakan, dışişleri bakanı ve maliye bakanı tarafından istemeden kuşku tohumları ekiliyor. Bir yandan üzerine basa basa, kafalarda hiçbir soru işareti bırakmayacak şekilde bütün koşulların yerine getirilmesini sağlamak istediklerini vurguluyorlar, sonra da eş zamanlı olarak özellikle şu söylemin sonuçlarını inkâr ediyorlar: Maastricht mali politika kriterlerini yerine getirmek için artık çok geç. Böylece para birliği iptal edilmiş oluyor. Maastricht anlaşması «bütçeye aşırı olmayan bir ölçüde yansımış, kabul edilebilir bir uzun vadeli kamu finansmanı düzeyini» gerektiriyor. Bu, para birliğine aday bir ülkenin, toplam bütçe açığını GSMH’nin yüzde üçünün altında tuttuğunu kanıtlamak zorunda olması anlamına geliyor. Kamu borçları %60’ı geçmemek durumunda. Küçücük Lüksemburg dışında hiçbir AB ülkesi böyle bir şartı yerine getiremez. Aslında tersi doğrudur: Maastricht kararından bu yana, yüksek bütçe açıkları ve yüksek borçlanma olağan hale gelmiştir. Üye ülkeler, bütün muhasebe hilelerini kullanarak ve anlaşmanın kurallarını eğip bükerek, karar yılı olan 1997’ye kadar bütçe açıklarını kendi lehlerine budamaya uğraşıyorlar. Oysa anlaşmayı düzenleyenlerin, istikrarlı bir para birliğine ulaşmak için mali politikayı ortaklaştırmaktan anladıkları bu değildi.”

Şu an Kohl, zorluklara rağmen para birliğine devam etmeye azmetmiş görünüyor. Almanya’nın birleşmesini tamamlayan Kohl, Avrupa Birliği’nin mimarı olarak tarih kitaplarına geçmek istiyor. Fakat, Robert Burns’un sözleriyle, “farelerin ve insanların en iyi hazırlanmış planları ters gider.” Kohl, EMU için yapılan zaman çizelgesinde daha fazla bir gecikmenin, bütün işin iptal olması anlamına gelmesinden endişeleniyor. Britanya seçimlerinden önce John Major, Muhafazakâr şüphecileri susturmak için, EMU’nun 1999’a kadar kurulamayacağını ve bu birlik kurulsa bile bir şekilde kırılacağını söyledi. En azından sağın yarısını kazandı. Kohl’den gelen yoğun baskılar göz önüne alındığında, bir tür anlaşmanın yolunun döşenmesi –her ne kadar kesin olmasa da– mümkündür. Doğuştan sakat bir dizi uzlaşmaya dayandırılan bu birlik, belli bir aşamada kaçınılmaz olarak parçalanacaktır.

Birleşme kriterlerinin yerine getirilmesinin mümkün olmadığı anlaşıldığında, Almanya, EMU’ya hak kazanan az sayıda ülkeyle (esas olarak Almanya, Fransa ve Benelüks ülkeleri) bir çekirdek oluşturarak ve Britanya, İtalya ve diğer zayıf ülkeleri açıkta bırakarak (sözde “iki vitesli Avrupa”) ilerlemeyi düşündü. Farklı ulus-devletler avantaj elde edebilmek için mücadele ederken, farklı kombinasyonlar da dahil her türlü manevra yapılıyor:

“EMU’nun yalnızca Fransa, Almanya ve Benelüks ülkeleriyle yürüyemeyeceği konusunda Avrupa hükümetleri arasında gizli bir anlayış olduğunu söyleyen İspanya Dışişleri Bakanı Carlos Westendorp’un sözlerinde şaşkınlık da vardı. Bir başka büyük ülke (Britanya, İspanya ya da İtalya) 1999’da para birliğine katılmaya hazır olmadıkça, AB tüm projede «saati durdurmak» zorunda kalacaktır diyordu Bay Westerndorp. «Bütün projede güven bunalımı içindeyiz.»

“Fransa eski başkanı tarafından sunulan planda, EMU’ya katılmak isteyen ülkelerden beklenen ekonomik performans, eğer iktisadi çevrim aşağıya doğru gidiyorsa esnetilebilecekti. Böyle bir plan Almanya’nın sert muhalefetiyle karşılaşacaktı.” (The Independent, 25.01.1996.)

Sözde “iki vitesli Avrupa” düşüncesiyle ilgili sorun, AKM’nin yıkılmasının ardından aniden ortaya çıktı. Britanya ve İtalya, Almanya ve Fransa’nın ürünlerine göre önemli bir avantaj elde etmek için, paralarını devalüe etmek zorunda kaldılar. Birinciler bu sonuncular aleyhine büyüdüler, ki bu da Alman ve Fransız imalâtçılarının protestolarının yükselmesine yol açtı. Avrupa Birliği içindeki çekirdek ülkelerden bir Alman Bloku oluşturma girişimi, çeşitli gerginliklere yol açar ve hatta Birliğin parçalanmasına neden olabilirdi. Bu nedenle “iki vitesli Avrupa” düşüncesinden vazgeçilmek zorunda kalınmıştır. Gerçekte, Bundesbank, yeni rekabet amaçlı devalüasyon olasılığını bertaraf etmek için, bütün para birimlerinin kendi koyduğu kurallar çerçevesinde EMU’ya girmesini istemektedir. Fakat bu sadece yeni çelişkiler yaratır.

Belçika’nın durumu özellikle çarpıcıdır. GSMH’nin yüzde 130’una varan devasa bir devlet borcu ile Belçika’nın, EMU için gereken nitelikleri taşıdığı nasıl savunulabilir? Ama yine de Belçika’nın kulübe girişini haklı çıkaracak nedenler bulmuşlardır. Kuşkusuz! En azından Belçika ve Hollanda (aslında Almanya’nın uydusudurlar) olmaksızın ortak para birimi diye bir şey olamaz. Fakat Belçika ve Hollanda, Fransa olmaksızın böylesi bir birliğe katılmayı istemezlerdi, çünkü zaten bir olgu durumundaki Almanya’ya bağımlılıkları bu durumda oldukça katlanılmaz olurdu. Aynı nedenle, özellikle Hollandalılar, Britanya’nın katılımını büyük bir coşkuyla karşıladılar. Hepsi de, güçlü komşularının tamamen gölgesinde kalmaktan rahatsız olmaktadır. Böylece, gelecekteki mücadelelerin ve ayrışmaların kabaca sınırlarını çizmiş olduk.

Bundesbank, birleşme kriterlerine uyum sağlayamayan üye ülkeler için katı kurallar ve hatta para cezası talep ederek katı bir yol izlemeye devam ediyor. Euro’nun Alman markı kadar güçlü bir para olmasını sağlamak istiyor ama bu bir hayaldir. Bundesbank’ın para birliği için koyduğu koşullar oldukça ağırdır. Çünkü, Bundesbank, euro’nun Alman fonlarının desteğiyle ayakta kalan zayıf bir para birimi olmasını istememektedir. Bu nedenle, Almanlar, ilk etapta İtalya’nın EMU’ya katılmasına sıcak bakmıyorlar. İtalyanların yeterlilik için hilekârlığa başvurduğu sır değildir. Bu temelde, kararlı ve güçlü bir parayı uzun süre devam ettiremeyeceklerdir. Böylesine farklı düzeylerdeki ekonomiler arasında, sabit bir kuru nasıl sağlayabilirlerdi? Aslında Kohl ve Chirac, sürecin tamamen başarısızlığa uğramasını önlemek için kuralları eğip bükmeye karar verdiler. Gerçekler daima somuttur. EMU’nun pratikte nasıl işleyeceği sorununu somut olarak ortaya koyalım.

Birleşmeye ilişkin Maastricht şartları, özde iki şeyi ifade ediyor: 1) sabit kur oranları ve 2) sürekli kemer sıkma. Bu ikisinin ekonomik ve toplumsal sonuçları, her türlü sıkıntı ve gerginliği yaratarak, uzun erimli olacaktır; Almanya ve Fransa için bile ve özellikle de birliğin sert koşullarını yerine getiremeyecek olan ve her türlü hileye ve gerekeni yaptıklarına dair sahte bir görüntü vermek için “yaratıcı muhasebeye” başvuran Belçika, İspanya ve İtalya gibi zayıf ekonomiler için. Maastricht birleşme planının dolaysız sonuçları zaten görülmektedir; talebin kısılması ve sert bir deflasyon yaratılması. Bunun bir sonucu olarak, Avrupa’nın derin bir çöküşe girme riski bile mevcuttur. En azından işsizlik tüm Avrupa’da artacaktır. Kamu harcamalarının kesilmesini içeren karşı-reformlar politikasının bir sonucu olarak yaşam standartları düşecektir. Açıkladığımız gibi uygulamanın gerçek amacı da budur zaten. Avrupa Para Birliği hedefiyle ya da değil, bu uygulanacaktır. Bu nedenle, Britanya ve diğer ülkelerdeki Avrupa Birliği karşıtı lobilerin öne sürdüğü argümanlar tamamen sahtedir. AB ya da EMU’nun içinde veya dışında, kapitalist bir temelde, bunlar aynı türden politikalar izleyeceklerdir. Bu, işçi sınıfı hareketinin baskısıyla, eski Keynesçi bütçe açığı finansmanı yöntemlerine geri dönme girişimleri olamaz anlamına gelmiyor. Ama kapitalizm temelinde bu yalnızca bir felâketi –onları çok daha vahşi bir kesinti politikasına geri dönmeye zorlayacak olan bir sermaye vurgunu, dörtnala giden enflasyon ve kurun çöküşü– hazırlar. Kapitalist kriz koşulları altında, bütün yollar yıkıma götürür.

Toplumsal krizin ve büyük işçi sınıfı hareketlerinin baskısı altında, tek bir para birimine geçmeyi ertelemek ve hatta bundan tümüyle vazgeçmek zorunda kalmaları şu anda bile ihtimal dışı değildir. Fakat beceriksizce yapılmış (başka türlüsü mümkün değildir) bir anlaşma temelinde ilerleseler bile, çok geçmeden, daha önce talihsiz AKM’nin başına geldiği gibi, karşılıklı suçlamalar arasında EMU’nun parçalanmasına da yol açacak olan yeni ve içinden çıkılmaz sorunlarla yüzleşeceklerdir. Bu da, daha büyük Avrupa entegrasyonuna yol açmak bir yana, ulus-devletler arasındaki gerilimleri ve çatışmaları muazzam biçimde şiddetlendirerek, tam tersi bir etki yaratacaktır.

Pratiği ve teoriyi ayıran derin bir uçurum vardır. Teoride, her şey güzel ve mantıksal görünür. Sorun, kapitalist sistemin asla mantıksal olmamasıdır. Soyut düşüncede, ortak bir Avrupa parası iyi bir şeydir. Bu, epeyce para tasarrufuna yol açar, ticareti kolaylaştırır, uzun dönemli ekonomik planlamayı ve yatırım kararlarını kolaylaştırır, gereksiz ve müsrif bir sürü işlemi ortadan kaldırır. Fakat pratikte, kapitalist bir temel üzerinde kalındığı sürece, bu bir felâket olur. Teorideyse, bütün ulusal paraların katı bir sisteme kenetleneceği anlamına gelir. Hiçbir ulusal hükümetin kararlaştırılmış kur oranını değiştirmesine izin verilmez. Bu da, hiçbir ülkenin krizden kurtulmak için devalüasyona başvuramayacağı anlamına gelir.

Daha önce Britanya ve İtalya paralarını devalüe ederek ve böylece kendi ihraç ürünlerini Alman ürünlerinden daha ucuz kılarak haksız bir rekabet avantajı elde etmişlerdi. Almanya bu durumun bir kez daha tekrarlanmasını istememektedir. EMU’ya geçildiğinde bu durum saf dışı bırakılacaktır. Bir devletin, içine düştüğü zor durumdan kurtulması için başka ülkelere yardım etmek üzere fon sağlamasına izin verilmeyecektir. Devalüasyonun yasaklanmasıyla, her hükümet kendi ülkesinde çözüm aramak zorunda olacaktır. Bunun anlamı, özellikle de daha zayıf ekonomiler için, vahşi bir deflasyon ve işsizlik politikasıdır. Bir anlamı da, farklı devletler arasındaki ve her bir devletteki farklı sınıflar arasındaki gerilimlerde muazzam bir artıştır. Bu kadar katı bir para sisteminin hayat bulması açıkça imkânsızdır. Pratikte, başlangıçtan itibaren her ulusal devlet diğeri üzerinde avantaj elde etmeye çalışacaktır. Bu da, nihai parçalanmaya yol açacak her türlü çatışmayı yaratacaktır. Sürekli kemer sıkma rejimini dayatmaya kalkmak da mümkün olmayacaktır.

Kapitalist Anarşi

Temel sorun basitçe şu şekilde ifade edilebilir: Her biri farklı yönlere çekiştiren bu kadar farklı karakterli ekonomilerin, ortak fonlarla ve birleşme yasalarıyla desteklenerek, birleşik merkezi bir paraya koşulabilecekleri düşüncesi açıkça yanlıştır. Kapitalist sistem doğası gereği anarşiktir. Bu tür ekonomileri katı bir ortak kur oranı içinde birbirlerine bağlamaya çalışmak, bir dizi çarpıklığa ve tahammül edilemez çelişkiye yol açacaktır. Bir devlet faiz oranlarını yükseltmek isterken, diğerleri indirmek isteyecektir. Peki kararı kim verecek? Cevabı bilmek hiç de zor değildir. Avrupa’daki başat ekonomik güç olan Almanya, diğer merkez bankalarını fiilen kontrol altına alacak olan Bundesbank aracılığıyla kendi kriterlerini dayatacaktır. Bundesbank partnerlerine danışma zahmetine katlanmadan faiz oranlarını artırdığında buna şahit olmuştuk. EMU’ya girilmeden hemen önceki durum bile buydu. EMU, zaten varolan gerçek güçler ilişkisi üzerine resmi damga vuracaktı yalnızca.

Sabit bir kur sisteminde, bazıları kaybetmeye mahkûmdur. Ortak paraya giderken ortaya çıkan sorunlar, açıktır ki, planın 1999 itibariyle –ya da hiç– uygulanıp uygulanamayacağı konusunda bir soru işareti yaratmaktadır. Baştan beri öngördüğümüz gibi, orijinal Maastricht şartları zaten “ölü bir bebek”ten başka bir şey değildir. Sayıları tahrif ederek ve hedeflenen düzeyler eğilip bükülerek, sadece ilerlemenin bazı dış görünüşleri sürdürülebilir. Fakat bu tür manevralar, tüm planın daha baştan çürük olduğuna işaret eder. İlk dalgada EMU’ya katılma niyetinde olduklarını bildirmelerine rağmen, İtalya ve İspanya, bunu kendi ülkelerinde dayanılmaz çelişkilere neden olmaksızın yapmak için çok zayıftırlar. Simitis hükümeti uzak geleceğe ait bir tarihte girmeye hak kazanma ümidi içinde yaşam standartlarına karşı eşi görülmemiş bir saldırı başlatmasına rağmen, Yunanistan otomatik olarak dışlandı. Aynı şekilde, Portekiz Sosyalistleri de kapitalistlerin pis işlerini yapıyorlar. Bu da, gelecek birkaç yıl içinde, bütün bu ülkelerde sınıf mücadelesinde bir patlamanın zeminini hazırlıyor.

Gerçek şudur ki, küçücük Lüksemburg haricinde hiçbir ülke Maastricht şartlarını yerine getirmemektedir. Hatta Almanya bile yeterlilik için uygun değildir. GSMH’sinin %130’u oranında devasa bir kamu borcuna sahip Belçika’ya gelince, hedeflenen %60’lık borcun çok çok uzağındadır. Fakat EMU Belçika’sız düşünülemeyeceği için, bunu görmezden geliyorlar. Eğer Maastricht kriterlerine “çok yakınlaşırlarsa” ya da “kriterlere doğru ilerlerlerse” veya “geçici olarak (?) çok yüksek” açıklara sahip olurlarsa, bu ülkelerin gerekli yeterliliği taşıyabilecekleri iddiasında bulunuluyor. Parmak sallıyorlar ve üye devletleri “aşırı (?) açıklardan kaçınmaları” gerektiği, vs. konusunda bilgilendiriyorlar. Bir başka deyişle, pislikten kurtulmaya çalışarak, kıvranıp duruyorlar. Bir AB sözcüsünün aşağıdaki ifadelerinin de gösterdiği gibi, Maastricht şartlarına uyulduğu yalanını sadece her türlü hilekârlık ve “yaratıcı muhasebe” aracılığıyla sürdürebilirler:

“«Esaslı biçimde gerilemedikçe» ve «buna yaklaşmadıkça» ya da fazlalık «sadece istisnai ve geçici» olmadıkça, bir ülkenin bütçe açığı GSMH’nin (planlanmış veya gerçek) yüzde üçünü geçemez, diye konuştu.” (Financial Times, 17.04.1996)

Bir başka deyişle orijinal Maastricht şartları gerçekte ölü doğmuştur. Belçika gibi ülkeler ancak pervasız bir düzenbazlıkla birliğe dahil edilebilirler. Fakat burada yine başka bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. Alman Maliye Bakanı Theo Waigel, ağır bir para cezasıyla, kriterlere sıkı sıkıya bağlı kalınmasını istemektedir. Bu, Alice Harikalar Diyarında’da Alice’in şikayet ederken krala söylediği sözleri anımsatmaktadır: “Bu yerleşik bir kural değil, onu şimdi uydurdun.” Gerçekten de, sürekli olarak yeni kurallar uyduruyorlar. Bu, perde arkasında hummalı bir mücadeleye girişmiş olan farklı kapitalist devletlerin çatışan çıkarlarının yansımasından başka bir şey değildir. Bundesbank şartların harfi harfine uygulanması için sert garantiler isterken, Chirac Fransa’nın görece zayıflığını yansıtarak şartların yumuşatılmasını istiyor.

Bunun gerçekten de, Alice’in dediği gibi “yerleşik bir kural olmadığı”nın kanıtı, Almanya’nın defterlerle oynamaksızın Maastricht şartlarını yerine getiremeyeceği açıkça ortaya çıkınca, bizzat Herr Waigel’in kuralları eğip bükmeye kalkışmasıdır. Kohl ile suç ortaklığı içindeki gözüpek Maliye Bakanı, iyi bir hile keşfetmişti. Bundesbank’tan Almanya’nın altın rezervlerinin değerini arttırmasını isteyecekler, böylelikle elde edilen birkaç milyar markla da Federal bütçedeki 11 milyar dolarlık deliği tıkayacaklardı. Waigel’in şanssızlığından olsa gerek, Banka işbirliği yapmak istemedi. Waigel yalnızca fazla para bulmayı başaramamakla kalmadı, Alman parlamentosunda da sıkı bir eleştiriye maruz kaldı! Frankfurt’daki sert yüzlü maliyeciler “güçlü bir euro” istemekte ısrarcıydılar. Eğer Kohl ve Waigel fazla para istiyorlarsa, bunu “uygun” yollardan elde etmeliydiler, yani halktan sızdırmalıydılar.

“«Almanlar, diğer ülkeler para birliğine girer girmez bunların tavırlarından çok şüphe duymaya başladılar» diye yazıyor Paris’teki Smith Barney şirketinin ekonomisti Steven Englander.” (International Herald Tribune, 05.11.1996). Eğer EMU başarılırsa ve başarıldığında, yine de en önemli kararlar merkez bankalarındakilerin, yani Avrupa mali sermayesinin elinde olacaktır ve bu da fiilen Bundesbank anlamına gelir. Asalak mali sermayenin iktidarındaki muazzam büyüme, mevcut dönemin uluslararası ölçekte en çarpıcı özelliklerinden biridir. Bu gerici, darkafalı bankacılar ekonomik durumlarına bakmaksızın bütün uluslara “bütçe disiplini”ni dayatarak çok sert bir yönetime girişeceklerdir. Lenin’in sözleriyle, bu aşçılar yalnızca acı yemek yapacaklardır!

Bu unsurların mantığı, bütçe açığı tavanı %3’ü aşan bir hükümeti ağır ve otomatik bir cezaya çarptırma önerisinde yansımasını buluyor tam olarak. Merkezi bir fonda toplanmak üzere, her ülkeden, sınırları aşarlarsa yanacak olan büyük bir depozito –GSMH’sinin %0,2’si kadar– vermesini istiyorlar. Pratikte bu nasıl işleyecek? Kapitalist gelişmenin eşitsiz karakterinden dolayı, bütün Avrupa devletlerinin aynı anda denk bütçeye ulaşamayacakları aşikardır. Pratikte, farklı ekonomilerin güçlü ve zayıf yanlarının ve iktisadi çevrimin farklı evrelerinin göstergesi olarak, ülkelerden bazıları açık verirken bazıları fazlalık verecektir. Bütün bu farklı ekonomileri ortak para gibi bir deli gömleği giymeye zorlama girişimi, The Economist’in işaret ettiği üzere, çeşitli bükülme ve gerilmelere yol açacaktır:

“Alman formülüne göre (diğer ülkeler buna muhalefet etmektedirler, özellikle de Fransa), bütçe açıklarını %3’ün altında tutmayı başaramayan hükümetler, Avrupalı yetkililere «bir depozito» vermek zorunda kalacaklar. Eğer aşırı borçlanma devam ederse fonlar kesilecek. Cezalar GSMH’nin %0,2’si oranında hesaplanacak ve GSMH’nin %3’ünü aşan her yüzde için %0,1’lik bir ek ceza uygulanacak. Örneğin GSMH’nin %6’sı oranında bir açık, maksimum %0,5’lik bir cezaya –muazzam bir meblâğ– tâbi olacak. Başka bir ifadeyle, bu bir istikrar anlaşması değil, tersine derin bir resesyon anlaşmasıdır. GSMH’nin %2’si oranında (çağdaş Avrupa standartlarına göre küçük bir rakam) bütçe açığı olan bir ülkenin resesyona girmeye başladığını düşünün. Hükümet, açık tavanının üstüne çıkmayı önlemek için, harcamaları kesmek ve vergileri yükseltmek zorunda kalacak, böylece yavaşlamayı daha da kötüleştirip, borçlanma üzerindeki yukarı doğru baskıyı daha da arttıracaktır. Gerekli mali ayarlamaların ölçeği hakkında bir fikir sahibi olabilmek için şunu hatırlatmakta fayda var. Britanya 1980’lerin sonunda patlamadan resesyona geçtiğinde, kamu sektörünün mali dengesi GSMH’nin %10’u oranında kötüleşti: GSMH’nin %3’ü kadar bir fazladan %7’lik bir açığa.

“Eğer hükümet borçlanmayı GSMH’nin %3’ünden daha aşağıda tutmayı başaramazsa, Avrupalı yetkililere büyük bir ceza ödemek zorunda kalacak. Bu yükün borçlanmayla karşılanmasına izin verilmesiyse zayıf bir ihtimaldir. Eğer kurallar bu tür manevralara izin verseydi, fiilen şu söylenmiş olurdu: İşsizlik tazminatını ödemek için borçlanmaya izin verilmez, ama işsizlik tazminatı ödemek için borçlanmanın cezasını ödemek için borçlanmaya izin verilir. Bu, AB standartlarına göre bile saçma görünmektedir.” (The Economist, 14.12.1996.)

EMU’ya giriş, patlama-çöküş çevrimini ortadan kaldırmayacaktır. Resesyona doğru gidiş, kaçınılmaz olarak her ülkenin maliyesini, göreli gücüne veya zayıflığına bağlı olarak farklı biçimde etkileyecektir. Ama bu, vergi gelirlerinde azalma ve işsizlik gibi şeylerin getireceği giderlerde ise artma anlamına gelmek zorundadır. Yukarıda bahsedilen durumda, Britanya hükümeti nasıl hareket edebilirdi? Maastricht şartlarına göre, açığı kapatmak için borç almasına izin verilmeyecekti. Tek çıkar yol, resesyon ortasında harcamaları kısmak ve vergileri arttırmak olurdu. Eğer bunu başaramazsa, bütçe açığının kararlaştırılan %3’lük tavanı aşmasına izin verdiği için, ağır bir para cezası tehlikesini göze alacaktı. Böyle bir ceza kuşkusuz açığı arttırır ve durumu daha da kötüleştirirdi. Bu tam bir tımarhane ekonomisidir! Gerçekten de, bir komedyenin söylediği gibi EMU “European Masochists’ Union”ın [Avrupa Mazoşistler Birliği] kısaltmasıdır. Bu birlik yürüyemez ve sermayenin ciddi strateji uzmanları bunu gayet iyi biliyorlar. Bu yüzden, Chirac “esneklik” istiyor –Fransa’nın çıkarları için– ve bütün diğer ülkeler de aynı şeyi söylüyorlar.

Para Birliği Mümkün mü?

On dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da en az beş kez para birliği oldu, fakat yalnızca üniter bir devletin kurulmasına yol açanlar başarılı oldu. Nitekim 1830’larda Almanya tarafından kurulan para birliği, daha sonra Almanya’nın birliğinin temellerini atmış oldu. Aynı durum, 1870’lerde ulusal birliğe gidişin parçası olarak para birliği sürecini